Ah Minel-Konya ve Hâlâtihi! (1)
Bundan yaklaşık altmış yıl önce, çocukluğumda, türbe caddesindeki Topraklıklı Berber Mehmet Ağa’nın dükkânını süsleyen kimisinin camı - çerçevesi çatlamış, bir çok duvar levhası vardı. Deniz, kuş manzaraları, aslan, fil resimleri.. İçlerinde bir tanesi daha çok dikkatimi çekerdi. Bu, yıllar sonra İmam-Hatip Okulu’na gittiğimde çözdüğüm “Ah mine’l-Aşk..” yazılı, gözden akan yaşların da tasvir edildiği bir levha idi.Yazısını okuyamadığım o yaşlarda bile resmi, bana hüzün verirdi. Daha sonraki yıllarda bu levhayı, birçok değişik yerde gördüm; gördükçe de, çocukluğumun berberi Mehmet’in o mütevazi dükkânını, o yıllarımı, ruh hâlimi düşünürdüm. Onun, “Ah bu aşkın elinden çekilen” gibi anlamına geldiğini de sonraları fark ve idrak ettim..
Şimdi biz de, öylesine yaş dökecek hassasiyetteyiz. Yaştan mıdır, aştan mıdır, aşktan mıdır bilemiyorum,inanınız “Konya” deyince, içim bir hoş oluveriyor. Onun için yazımın başlığını böyle koydum: “Ah bu Konya’nın elinden ve hallerinin efsunkârlığından çektiğimiz..” Rahmetli Peyami Safa, “Bu necip Millet bir gün olsun bana istirahat hakkı vermedi.” derdi. Onun gibi, bu mukaddes şehir bana bir gün olsun arkasından koşmamama müsaade etmedi.” diyebilirim..Feda olsun.
Mübtelâsı olduğumuz bu aşkı, meclûbiyeti, meczûbiyeti ve tiryakiliği, aziz dostum, hemderdim, Konya kültür ve folklorunun kadîm türbedarı, benzeri bulunmaz ve kolay yetişmez değer Seyit Küçükbezirci, içtenlikle ne kadar ifade eder: “Bu şehirden ben üç gün ayrı kalsam,uykum kaçar; ben yokken çalıvereceklermiş gibi gelir bana; hemen dönerim..”.
İşte bu duygu, Konya âşıkı olanların, hepimizin, meczuplaşıp, mecnunlaştığı sevgi derecesidir.
Bu müberra şehre nasıl âşık olunmaz ki? Molla Cami’in ifadesiyle, “Âşıkların Sultanı”, dünya âşıklarının kâğbına dahi yetişemediği “Âşıkların Kâbesi” burada. Bu güzellikleri gören görüyor; Köre ne ki? Allah acısın onlara...
Bilenleriniz, duyanlarınız mutlaka vardır; Medine-i Münevvere’de mücâvir olarak kalan mazanneden, Konyalı bir Saatçi Hacı Osman Amcamız vardı. Rahmetli babamla zaman zaman mektuplaşırlardı.Bir mektubundaki Konya tahassürü ile dolu satırlarında şöyle diyordu: “Evim Meram’da bile olsa; ben kışta-kıyamette, yayan - yapıldak yollara düşüp, her sabah namazımı Sultan Selîm Camii’nde kılmak isterim.. ”.
İşte benim, “Ah Konya,” “Ah mine’l-Konya” deyişim bundan, bu meclûbiyetten.
Ama Konya her yıl değişiyor. Başkalaşıyor. Dünkü Konya’yı hızla kaybediyoruz. Konya, kabuk ve deri değiştiriyor. Dünü yıkıp, bugünü inşa etmek zihniyeti sadece bizde var. İleri ülkelerde böyle bir yıkım yok. Dünkü şehri, orijinalitesine uygun olarak güzelce onarıyorlar ve olduğu gibi muhafaza ediyorlar; ihtiyaçlarına cevap verecek günün ve yarının yeni şehrini ise, bunun yakınında, yeni ve modern bir şehir olarak inşa ediyorlar. Bu anlayışa doyum olunur mu; Bu idrak ve iz’âna şapka çıkarılıp, önünde saygı ile eğilinmez mi?
Bundan yirmi yıl kadar önce rahmetli hocam Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver bey, Konya’ya geldiklerinde, Beyhekim’i de ziyaret etmiştik. Aziz hocam, bu değerli meslektaşının türbesini de görmek istedi. Camiin içinde olduğu için, kapılardan geçerek girdik. Aman Allahım ne kadar yakışıksız bir manzara. Selçuklu Konyası’nın en büyük ve en meşhur başhekimi; Hz. Mevlâna’nın aile doktoru olan o kıymetli ilim adamı, hâzık tabibin sandukası, görülmeyecek durumda idi. Üzerine merdivenler, kovalar, odunlar, tahta bezleri, yırtık kilim parçaları, takunyalar, rahle kırıkları, kucak dolusu kışlık odun, daha neler neler yığılmış… Tabii ki, bu kasvetli ve yakışıksız duruma Hocam, çok ama pek çok müteessir, ben de son derece mahcup olmuştum.
Buraya çekidüzen vermemiz gerektiğini söyleyerek, ceketini ve elindeki çantasını bir kenara bırakarak, o yaşlı haliyle, hemen işe girişti. Hepsini dışarıya çıkarıp, münasip başka bir yere güzelce istif ettik. Dönüp, sandukasının mütevazi pûşîdesini silkeledi, düzeltti. Etrafa kolacan ederek, çeki düzen verdi. Sonra bana dönüp. “Evlâdım, evvelki durum, böyle bir insana reva görülür mü? Böyle daha iyi değil mi? Daima böyle düzgün ve bakımlı olmalı. Hem,bu günden itibaren ben seni, Beyhekim’in türbesine türbedar tayin ediyorum. Sık sık ziyaretine gelip, buraları düzelteceksin.” demişti..
İstanbul’daki hemen her görüşmemizde de, “E, söyle bakalım, bizim merdivenli dede ne yapıyor; türbedarlığına devam değil mi?” diye sorardı.. Aradan yıllar geçti. Hattâ Süheyl Bey Hakk’a çoktan yürüdü ama biz, aldığımız terbiye icabı, gönüllü fahrî türbedarlığımıza devam ediyoruz. Cuma namazını zaman zaman orada edâ etmeye çalışıyor, türbesini ziyaretle, ruhuna Fatihalar ikram ediyoruz. Hamdolsun, görevlilerin ve mahalle sâkinlerinin alâkasıyla da, son yıllarda hayli bakımlı, huzûr verici.. Ziyaretçisi de bir hayli fazla. Bilmem siz de, bu veya bir Cuma günü, Selçuklu başkenti Konya’sının ünlü hekîmi ve Hz. Mevlâna’nın özel doktoru olan bu kıymetli şahsiyetin ziyaretçisi olmayı düşünür müsünüz? Mevlâna bağlıları, Konya’mızdaki Mevlâna hatıraları taşıyan mekânlara yaptıkları mutad aylık ziyaret ve gezilerine, orijinal camii ve otantik türbesiyle Beyhekim’i de dahil ederse rahmete vesile olur, derim..
İşte gönül gözü açık, kalp gözüyle görmesini bilen insanlar için Konya bu; Konya’daki bir türbe böyle.. Hani, Mehmet Âkif Bey’in ifadesiyle, “Bir yıkık türbesi üstüne Mevlâ titrer”.
Oldu olacak, Konya aşkına yarın da devam edelim derim, efendim…




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.