Ağzına Sağlık Fahrettin Alişar!
Yayınlanma:
Hz. Mevlânâ’nın 735. vefat yıldönümü münasebetiyle düzenlenen anma törenleri üzerine çok şey yazılıp söylendi. “İnanç turizmi” olarak adlandırılan Mevlânâ dergâhını ziyaret turlarıyla şehrimize gelenlerin bıraktıkları dünyalık sebebiyle otelciler, turistik eşya satıcıları, lokantacılar, şekerciler ve diğer esnaf oldukça memnun kalırken, Mevlânâ muhibleri ve ilim adamları törenlerin her geçen yıl biraz daha amacından uzaklaştırılmasına tepki gösterdiler. Tek kelime ile bazılarının sayesinde Hz. Pîr, kazanç vesilesi hâline geldi. Merhaba’da köşe yazılarını okuduğunuz Fahrettin Alişar kardeşimiz “inanç turizmi” yakıştırmasına tepki göstererek, “Mevlâna’yı anma toplantılarında beni ençok rahatsız eden ifade; ‘inanç turizmi’ tâbiridir! Ne demek inanç turizmi? İnancın turizmi olur mu? Bunun adı; ‘İnanç ticareti’ dir” diyerek, inanç söz konusu olduğunda para-pul, makam-mevki gibi dünyalıkları çağrıştıracak kelime ve hareketlerden uzak durulması gerektiğini ekleyip, “Arûs’la, Arûz’u karıştıranlar” başlıklı bir yazıyı kaleme alma lüzumunu hissetti.
Nicelik itibarı ile bir şeylerin yapıldığını, bunu takdir ettiğini, ancak nitelik açısından aynı şeyleri söylemenin çok zor olduğunu belirten Alişar, günümüzde insanların Mevlânâ’yı kendi anlayışına göre değerlendirdiklerini, kendi anlayışlarına göre O’nda hoşlarına giden yönler bularak sevdiklerini, ancak Hz. Mevlânâ’nın sırrını araştırmayıp, niçin feryat ettiğini incelemeye lüzum görmediklerini öne sürerek, şöyle devam etmiş:
“Bazıları belki bana kızacak, ama açıkça bazı gerçekleri söylemek istiyorum! Bazı siyasiler Mevlânâ’yı seviyor, çünkü kendi zannınca dost bildiği bir şahsiyeti tebcil etmek O’na siyasi avantaj sağlıyor! Bazı esnafımız Mevlânâ’yı seviyor, çünkü ihtifal dolayısıyla beş on kuruş para kazanıyor! Bazı akademisyenlerimiz Mevlânâ’yı seviyor, çünkü kendi fikirlerini cilalayıp sunuyor! Yani zanlarınca Mevlânâ’nın düşüncelerinden destek alıyorlar”
Her yıl “Şeb-î arûs” etkinliklerinin yapıldığı günlerde Mevlânâ’nın, “Herkes, kendi anlayışına göre bana dost oldu, içimdeki sırları araştırmadı/Benim sırrım feryadımdan uzak değil/Lakin her gözümde onu görecek nur, her kulakta onu duyacak kudret yoktur” sözlerini hatırlamak lâzım geldiğini işaret eden Alişar, ziyaretine gelen bir dostunun törenlere niçin katılmadığını sorunca şairin “Törenlerde niye yoksunuz diye bize darılma ey Pîr, Arûs’la Arûz’u karıştıranlardan kalmadı bize yer!” şeklindeki sözleriyle cevap verdiğini bildiriyor.
Fahrettin Alişar’a hak vererek, düşüncelerine aynen katılıyorum. Geçen yıl yapılan törenlerle ilgili olarak İstanbul basınında bazı köşe yazarları eleştiride bulunmuştu. Bunlardan Yavuz Bahadıroğlu, “Mevlânâ haftası münasebetiyle bilen de, bilmeyen de konuştu. Mevlânâ gerçeğinden nasipsiz bir sürü insan, Mevlânâ’dan söz etti. Mevlânâ kendi gerçeğinden öylesine koparılmış ki, ortada neredeyse mevlânâ’dan eser kalmamış. Ortada, tüm varlığı Var Eden’in hayat-kâinat penceresinden bakıp her nefeste ‘Allah Allah’ diye inleyen bir Mevlânâ yok!. Ortada, yaradılış hikmetine ermiş bir Mevlânâ yok!.. Ortada, Aleyhisselat-u Vesselam Efendimiz’e sevdalı bir Mevlânâ yık. Peki nasıl bir Mevlânâ var derseniz; içinde, ‘Yaradan’dan dolayı yaratılanı sevme ülküsü’ taşımayan amaçsız ve soyut bir insan sevgisini varlık sebebi sayan bir Mevlânâ var. Kısaca, ortada eksik ve yanlış Mevlânâ’ların cirit attığı bir kargaşa var. Kıblesiz ve kimliksiz Mevlânâ olmaz. Kıblesinden koparıldığı anda, Mevlânâ ülküsünden de ülkesinden de kopup sıradanlaşır. Sıradan bir halk ozanı’na dönüşür. Mevlânâ gerçeğini anlamayanların ısrarla ona ‘Halk ozanı’ demelerinin sebebi budur. Oysa Mevlânâ, adını dillerine pelesenk eden çoğu hümanistin kavrayamayacağı kadar derin bir tasavvuf, tefekkür ve vecd ummanıdır” diyor ve ekliyordu: Hz. Mevlânâ başta olmak üzere, bütün tarihî kimlikleri, önce onları kılıktan kılığa sokanlardan kurtarmak gerekiyor.
İslâm büyüğü Mevlânâ’nın böyle anılamayacağına dikkat çeken Mehmet Oruç da; “Dinimize göre, bir İslâm büyüğü ney, def çalarak, müzikle anılamaz” diyerek, şöyle devam ediyordu:
“İki farklı Mevlânâ ile karşı karşıyayız. Önceki senelerde olduğu gibi yine gerçek Mevlânâ’yı tanımakla, anmakla ilgisi olmayan bir ‘Mevlânâ’yı anma haftası’ yaşadık. Anma törenlerinde artık, bir İslâm büyüğü, bir tasavvuf önderi değil, feyz kaynağı batı felsefesi ve hümanizm olan bir felsefeci tanıtılmaktadır. Halbuki, Hz. Mevlânâ’nın feyz kaynağı İslâmiyet’tir, İslâmiyet’in bildirdiği iman esaslarıdır. Törenlerin, ‘Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ın bendesiyim/Ben Muhammed Muhtarın yolunun tozuyum’ beytinde geçen ne Kur’an-ı Kerim’le, ne de âşığı olduğu Resûlullah Efendimiz ile ilgisi yoktur.”
Bunun için yıllardır “Hz. Pîr’in ruhu muazzeb oluyor” diyoruz. Ağzına sağlık Fahrettin Alişar. Belki senin sözünü dinleyen olur. Tabii, Hz. Mevlânâ’nın sırtından geçinerek dünyayı dolaşmaktan ve Ahmet Özhan’ın konserlerinden vazgeçebilirlerse.
Nicelik itibarı ile bir şeylerin yapıldığını, bunu takdir ettiğini, ancak nitelik açısından aynı şeyleri söylemenin çok zor olduğunu belirten Alişar, günümüzde insanların Mevlânâ’yı kendi anlayışına göre değerlendirdiklerini, kendi anlayışlarına göre O’nda hoşlarına giden yönler bularak sevdiklerini, ancak Hz. Mevlânâ’nın sırrını araştırmayıp, niçin feryat ettiğini incelemeye lüzum görmediklerini öne sürerek, şöyle devam etmiş:
“Bazıları belki bana kızacak, ama açıkça bazı gerçekleri söylemek istiyorum! Bazı siyasiler Mevlânâ’yı seviyor, çünkü kendi zannınca dost bildiği bir şahsiyeti tebcil etmek O’na siyasi avantaj sağlıyor! Bazı esnafımız Mevlânâ’yı seviyor, çünkü ihtifal dolayısıyla beş on kuruş para kazanıyor! Bazı akademisyenlerimiz Mevlânâ’yı seviyor, çünkü kendi fikirlerini cilalayıp sunuyor! Yani zanlarınca Mevlânâ’nın düşüncelerinden destek alıyorlar”
Her yıl “Şeb-î arûs” etkinliklerinin yapıldığı günlerde Mevlânâ’nın, “Herkes, kendi anlayışına göre bana dost oldu, içimdeki sırları araştırmadı/Benim sırrım feryadımdan uzak değil/Lakin her gözümde onu görecek nur, her kulakta onu duyacak kudret yoktur” sözlerini hatırlamak lâzım geldiğini işaret eden Alişar, ziyaretine gelen bir dostunun törenlere niçin katılmadığını sorunca şairin “Törenlerde niye yoksunuz diye bize darılma ey Pîr, Arûs’la Arûz’u karıştıranlardan kalmadı bize yer!” şeklindeki sözleriyle cevap verdiğini bildiriyor.
Fahrettin Alişar’a hak vererek, düşüncelerine aynen katılıyorum. Geçen yıl yapılan törenlerle ilgili olarak İstanbul basınında bazı köşe yazarları eleştiride bulunmuştu. Bunlardan Yavuz Bahadıroğlu, “Mevlânâ haftası münasebetiyle bilen de, bilmeyen de konuştu. Mevlânâ gerçeğinden nasipsiz bir sürü insan, Mevlânâ’dan söz etti. Mevlânâ kendi gerçeğinden öylesine koparılmış ki, ortada neredeyse mevlânâ’dan eser kalmamış. Ortada, tüm varlığı Var Eden’in hayat-kâinat penceresinden bakıp her nefeste ‘Allah Allah’ diye inleyen bir Mevlânâ yok!. Ortada, yaradılış hikmetine ermiş bir Mevlânâ yok!.. Ortada, Aleyhisselat-u Vesselam Efendimiz’e sevdalı bir Mevlânâ yık. Peki nasıl bir Mevlânâ var derseniz; içinde, ‘Yaradan’dan dolayı yaratılanı sevme ülküsü’ taşımayan amaçsız ve soyut bir insan sevgisini varlık sebebi sayan bir Mevlânâ var. Kısaca, ortada eksik ve yanlış Mevlânâ’ların cirit attığı bir kargaşa var. Kıblesiz ve kimliksiz Mevlânâ olmaz. Kıblesinden koparıldığı anda, Mevlânâ ülküsünden de ülkesinden de kopup sıradanlaşır. Sıradan bir halk ozanı’na dönüşür. Mevlânâ gerçeğini anlamayanların ısrarla ona ‘Halk ozanı’ demelerinin sebebi budur. Oysa Mevlânâ, adını dillerine pelesenk eden çoğu hümanistin kavrayamayacağı kadar derin bir tasavvuf, tefekkür ve vecd ummanıdır” diyor ve ekliyordu: Hz. Mevlânâ başta olmak üzere, bütün tarihî kimlikleri, önce onları kılıktan kılığa sokanlardan kurtarmak gerekiyor.
İslâm büyüğü Mevlânâ’nın böyle anılamayacağına dikkat çeken Mehmet Oruç da; “Dinimize göre, bir İslâm büyüğü ney, def çalarak, müzikle anılamaz” diyerek, şöyle devam ediyordu:
“İki farklı Mevlânâ ile karşı karşıyayız. Önceki senelerde olduğu gibi yine gerçek Mevlânâ’yı tanımakla, anmakla ilgisi olmayan bir ‘Mevlânâ’yı anma haftası’ yaşadık. Anma törenlerinde artık, bir İslâm büyüğü, bir tasavvuf önderi değil, feyz kaynağı batı felsefesi ve hümanizm olan bir felsefeci tanıtılmaktadır. Halbuki, Hz. Mevlânâ’nın feyz kaynağı İslâmiyet’tir, İslâmiyet’in bildirdiği iman esaslarıdır. Törenlerin, ‘Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ın bendesiyim/Ben Muhammed Muhtarın yolunun tozuyum’ beytinde geçen ne Kur’an-ı Kerim’le, ne de âşığı olduğu Resûlullah Efendimiz ile ilgisi yoktur.”
Bunun için yıllardır “Hz. Pîr’in ruhu muazzeb oluyor” diyoruz. Ağzına sağlık Fahrettin Alişar. Belki senin sözünü dinleyen olur. Tabii, Hz. Mevlânâ’nın sırtından geçinerek dünyayı dolaşmaktan ve Ahmet Özhan’ın konserlerinden vazgeçebilirlerse.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.