Adam karnından konuşmadı
Sunumun akabinde sor-cevap kısmında o can alıcı soru geliyor. Adam, karnından konuşmadan, söyleyiveriyor, ‘Türkiye’nin AB üyeliğinin gecikmesinin nedeni dindir’. Sonra kendi değerlendirmelerine geçerek, Türkiye’nin AB’ye girmesini tercih ettiğini söylüyor ve ‘AB’nin komşularının stabil olması önemlidir. Bu açıdan Türkiye AB’ye girmelidir. AB küresel oyuncu olmak istiyor. Türkiye büyük potansiyele sahip. Ancak mutlaka başarılı olacak değildir. Türkiye’nin aktivitesini önemsiyorum’ şeklinde konuşuyor.
İkinci sunumu PARP (Polonya Girişimciliği Destekleme Ajansı)’ta takip ediyoruz. Michael Polanski ülkede 1 milyon 700 bin firmanın bulunduğunu ifade ediyor. Kendi ilgi alandaki firmaların (biz onlara KOBİ diyebiliriz) GSMH’daki paylarının yüzde 47.4 ve istihdamdaki paylarının yüzde 69-70 olduğunu ifade ediyor. Polonya’daki küçük ve orta boy firmaların ömürlerinin kısa olması son derece ilginç. Örneği 2002’de kurulan firmaların dörtte biri kapanmış. AB desteklerinin etkisini anlamaya çalıştığım bir soru soruyorum Polanski’ye. AB desteklerinin balık tutmayı öğretip öğretmediğini, balık vermekten ve daha önemlisi verilen desteklerle finans kuruluşları ile teknoloji üreten kuruluşların AB lehine canlandırılıp canlandırılmadığını, Polonya’nın bir Pazar haline dönüştürülüp dönüştürülmediğini anlamaya çalışıyorum. Polanski, fonların bir kısmının balık tutmaya ilişkin olduğun anlatıyor. Balık parası olanların da var olduğunu söylüyor. Bazı konuların sun’i olarak geliştiğini, bunda AB’nin örneğin eğitim konusunda açtığı projelerin etkili olduğunu belirtiyor.
Her iki sunumdan sonra Varşova Büyükelçimiz Reşit Uman ile çalışma yemeğine geçiyoruz. Uman’ın eşi bir Polonyalı. Mesleğinin son demlerini yaşıyor. Son derece rahat bir insan. Polonya iç güvenlik konusunda endişe duyulmayacak bir ülke. Büyükelçimiz yemeğe yürüyerek ve yanında baş katip statüsündeki çalışma arkadaşı ile geliyor. Makam arabası ve korumaları rezidansında. Son dönemlerde vatandaşlarımız Polonya’da girişimci olmuş. İnşaat sektörü ve gıda başta olmak üzere çeşitli alanlarda firmalar kurmuş. Bunlardan bir kısmı Avrupa’da yaşayan Türkler’in işletmeleri. 3 ile 10 bin arasında Türk’ün Polonya’da yaşadığı tahmin ediliyor. Gidiş yolculuğunda yan koltuk komşum da böyle bir girişimci genç idi. Oğuzhan Elazığlı. Amerika’da ekonomi eğitimi almış. Hemşehrileri ve ailesinden kimi bireyleri ile Polonya’da inşaat şirketi ile dış ticaret şirketi kurmuşlar. Hallerinden memnunlar. Oğuzhan, Polonya’da çok etkili olabileceğimize inanıyor. İlginç bir milletiz. Ziyaret sonrasında dostum-ağabeyim Prof. Şaban Çalış’la sohbet ettik. Polonya caddelerinde özgüvenle dolaştığımızdan bahsettiğimde, Hollanda’da çalışan iki işçinin sabah kahvaltısındaki sohbetlerine atıf yaptı. Henüz 6 ay o topraklarda bulunan iki kardeşimiz, ‘biz herhalde 1-2 ayda Hollanda’yı alırız’ diyor. Oğuzhan, bu özgüvenin, bu farklılığın ifadesi adeta.
Sunumların hepsinde toplantı masalarına önceden hazırlanmış fincanlar, çay kahve termosları self servis için bizi bekliyor. Doğru dürüst su içemedik dersem yanlış olmaz. Polonyalılar suyu ya gazlı tercih ediyor ya da limonlu. İster hazır su olsun isterse lokantalarda ikram edilen açık su olsun hemen tamamında limon var.
Amerikan filmlerindeki gazetelere benziyor Gazeta. Açık ofisleri var. Binalarının içinde devasa bitkiler de ayrı bir hava katmış. Böyle bir bina yapmak nasip olsun isterim doğrusu.
Kaza günü birden fazla baskı yapmışlar. Ücretsiz dağıtmışlar bu baskılarını. Gördüğümüz o ki sokakta kazaya ilişkin anma ve kısmen yas izleri devam etse de gazete çalışanları çoktan yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri ve siyasal denklemlere kilitlenmişler.
Türkiye’ye karşı da ilgililer. Her ne kadar Türkiye’de muhabirleri olmasa da ‘Komşularla sıfır sorun, Balkan-Kafkas-Ortadoğu açılımları, Kürt meselesi, AB ile ilgili konular’a aşinalar ve göz ucu ile takipteler.
Son derece yoğun günün akşamı da Polonyalı gazetecilerle yenilen yemekle devam etti.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.