Adam Karnından Konuşmadı
POLONYA İZLENİMLERİ -2-
Polonya gezimizin resmi programı olarak niteleyebileceğimiz ilk etkinlik Pazartesi Günü, FOR (Liberalleşme Vakfı)’da gerçekleşiyor. Sunumun konusu, Polonya’nın AB’ye üyeliği ve üyeliğin Polonya’da yaşanan dönüşüme etkisi. Avrupa Strateji Merkezi’ndeki DemosEurapa’da AB’nin Genişlemesi ve Komşularıyla İlişkileri Proje Yönetici Adam Balcer muhatabımız.
Balcer, 1991’de imzalanan ortaklık anlaşmasından sonra 1994’te aday statüsü talebini, 1997’de eski Sovyet Uydusu ülkelerin aday statüsünün kabulü, 1998’de müzakerelere başlanması, 2002’de müzakerelerin tamamlanması ve 1 Mayıs 2004’te üye oluş sürecini anlattı. Polonya’nın AB’ye başvuru ve üyelik sürece toplam 13 yılda tamlanmış. Süreçte, tarımda çalışan nüfus, Polonya’nın 38 milyona varan nüfusu ve fakirlik olumsuz veriler olarak öne çıkmış. Öte yandan Polonyalılar arazilerinin satın alınması konusunda endişelerini dile getirmiş. Çiftçiler ise AB’nin tarımda sağlanacak sübvansiyonların yeterli olup olmayacağı konusunda endişelenmiş. AB’de de Polonya işgücünün AB’yi işgal etmesi korkusu yayılmış. Nitekim, Fransa’da Polonyalı muslukçular konusu giriş sürecinde sıkça gündeme gelen bir konu olmuş. İşgücü işgaline karşı Almanya ve Avusturya kotalar koymuş. Polonya halkı referandumda yüzde 77 evet, yüzde 22 hayır oyu kullanmış. Balcer, şuan halk desteğinin yüzde 80’e ulaştığını vurguluyor. AB fonlarından ve yardımlarından en çok yararlanan kesim olan köylüler en çok karşı çıkanlar olmuş. Süreç sonrasında işsizlik yüzde 20’den 10’a düşmüş. 2003-2008 döneminde AB’ye 12 milyar Euro veren Polonya 26 milyar Euro almış. Bu paralar en çok köylüler için kullanılmış. Öte yandan altyapı yatırımlarına öncelik verilmiş. Bu süreçte bize çok mütevazi gelse de 420 kilometre otoyol yapılmış. Avantaj dezavantaj karşılaştırması yapıldığı zaman avantajların daha fazla olduğunu ifade ediyor Balcer. Doğu sınırlarında yer alan Ukrayna ve Belarus vatandaşlarının ülkeye giriş çıkışları konusunda şengen vizesinin sınırlaması kötü olmuş. Bu duruma şimdilerde geçici çözümler üretmişler. Bu çerçevede Polonya AB bünyesinde Doğu Ortaklık Projesi’ni ortaya atmış. AB’nin etkinlik sahasını artırma ve küresel oyun kurma iddiası açısından Batı Ortaklık ve Doğu Ortaklık Projeleri ile ABD ve Rusya gibi bu ülkeler de 3. Devlet Statüsü ile davet ediliyor.
Sunumun akabinde sor-cevap kısmında o can alıcı soru geliyor. Adam, karnından konuşmadan, söyleyiveriyor, ‘Türkiye’nin AB üyeliğinin gecikmesinin nedeni dindir’. Sonra kendi değerlendirmelerine geçerek, Türkiye’nin AB’ye girmesini tercih ettiğini söylüyor ve ‘AB’nin komşularının stabil olması önemlidir. Bu açıdan Türkiye AB’ye girmelidir. AB küresel oyuncu olmak istiyor. Türkiye büyük potansiyele sahip. Ancak mutlaka başarılı olacak değildir. Türkiye’nin aktivitesini önemsiyorum’ şeklinde konuşuyor.
Adam Balcer’in sunumunun ruhu ve Polonya’nın seçimi bende şu mesajın verilmek istendiği kanaatini uyandırdı; ‘Polonya ve Türkiye pek çok açıdan birbirine benziyor. Nüfusu, bölgesel etki gücü, tarımın ağırlığı, hatta toprak satışları konusundaki endişeler, kişi başına milli gelirdeki düşüklük gibi kriterler itibari ile birbirine benzeyen bu iki ülkeye bakın ve başarılı olacağınıza inanın’. Sunum için Balcer’in seçilmiş olması da önemli. Zira Balcer, Türkiye ile ilgili. Türkçe biliyor. Türkiye’de irtibatlı olduğu çevreler var. Balkanlar da ilgi sahasında. Din konusundaki açık ifadesi bilinçli midir, samimi bir ortamda söylenmiş bir söz müdür bilinmez ancak, AB’nin de Türkiye’nin bildiği, çok daha önemlisi milletin bildiğinin ikrarı olarak gerçekleşti. Bu açıdan bakıldığı zaman ise verilmek istenen mesaj Polonya-Türkiye benzerliği mesajı herkesin bildiği ama kimsenin söylemediği ‘gerçek’le havada kalmaya mahkum oluyor. Öte yandan, AB küresel oyuncu olmak istiyor olmasına ancak, içindeki sorunları -ki din birliktelerine rağmen onları bir arada tutma konusunda tarihi zaafları mevcut- her an nüksetme potansiyeline sahip. Yakın zamanda, körfezde ABD-İngiltere’nin yapıp ettiklerine karşı Fransa-Almanya’nın tutumu buna örnek gösterilebilir. Bilirsiniz, araç camına taş geldiği zaman küçük bir iz bırakır. Fakat bu küçük iz zamanla büyük çatlaklara neden olur ve camı kullanılamaz hale getirir. Bence, AB camı can alıcı darbeyi almıştır. Türkiye de AB açısından önemli bir tutarlılık, strateji, küresel oyuncu ve belirleyici olma konusudur. İlk sunumun yapıldığı FOR, Türkiye’de Açık Toplum Enstitüsü gibi bir misyona sahip olabilir. Bu inceleyip teyit ettiğim bir bilgi olmamakla birlikte edindiğim bir izlenim.
İkinci sunumu PARP (Polonya Girişimciliği Destekleme Ajansı)’ta takip ediyoruz. Michael Polanski ülkede 1 milyon 700 bin firmanın bulunduğunu ifade ediyor. Kendi ilgi alandaki firmaların (biz onlara KOBİ diyebiliriz) GSMH’daki paylarının yüzde 47.4 ve istihdamdaki paylarının yüzde 69-70 olduğunu ifade ediyor. Polonya’daki küçük ve orta boy firmaların ömürlerinin kısa olması son derece ilginç. Örneği 2002’de kurulan firmaların dörtte biri kapanmış. AB desteklerinin etkisini anlamaya çalıştığım bir soru soruyorum Polanski’ye. AB desteklerinin balık tutmayı öğretip öğretmediğini, balık vermekten ve daha önemlisi verilen desteklerle finans kuruluşları ile teknoloji üreten kuruluşların AB lehine canlandırılıp canlandırılmadığını, Polonya’nın bir Pazar haline dönüştürülüp dönüştürülmediğini anlamaya çalışıyorum. Polanski, fonların bir kısmının balık tutmaya ilişkin olduğun anlatıyor. Balık parası olanların da var olduğunu söylüyor. Bazı konuların sun’i olarak geliştiğini, bunda AB’nin örneğin eğitim konusunda açtığı projelerin etkili olduğunu belirtiyor.
Her iki sunumdan sonra Varşova Büyükelçimiz Reşit Uman ile çalışma yemeğine geçiyoruz. Uman’ın eşi bir Polonyalı. Mesleğinin son demlerini yaşıyor. Son derece rahat bir insan. Polonya iç güvenlik konusunda endişe duyulmayacak bir ülke. Büyükelçimiz yemeğe yürüyerek ve yanında baş katip statüsündeki çalışma arkadaşı ile geliyor. Makam arabası ve korumaları rezidansında. Son dönemlerde vatandaşlarımız Polonya’da girişimci olmuş. İnşaat sektörü ve gıda başta olmak üzere çeşitli alanlarda firmalar kurmuş. Bunlardan bir kısmı Avrupa’da yaşayan Türkler’in işletmeleri. 3 ile 10 bin arasında Türk’ün Polonya’da yaşadığı tahmin ediliyor. Gidiş yolculuğunda yan koltuk komşum da böyle bir girişimci genç idi. Oğuzhan Elazığlı. Amerika’da ekonomi eğitimi almış. Hemşehrileri ve ailesinden kimi bireyleri ile Polonya’da inşaat şirketi ile dış ticaret şirketi kurmuşlar. Hallerinden memnunlar. Oğuzhan, Polonya’da çok etkili olabileceğimize inanıyor. İlginç bir milletiz. Ziyaret sonrasında dostum-ağabeyim Prof. Şaban Çalış’la sohbet ettik. Polonya caddelerinde özgüvenle dolaştığımızdan bahsettiğimde, Hollanda’da çalışan iki işçinin sabah kahvaltısındaki sohbetlerine atıf yaptı. Henüz 6 ay o topraklarda bulunan iki kardeşimiz, ‘biz herhalde 1-2 ayda Hollanda’yı alırız’ diyor. Oğuzhan, bu özgüvenin, bu farklılığın ifadesi adeta.
Yemekten sonra Bölgesel Kalkınma Bakanlığı’na geçiyoruz. İtiraf etmeliyim ki ağır ve sıkıcı bir sunumla karşı karşıya kalıyoruz. Avrupa Birliği Sosyal Fonları’nın önemi, Doğu Polonya konusunda bilgileniyoruz. İlginç değil mi Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nun kalkınması bizim gündemimiz iken benzeştiğimiz ülke Polonya’nın doğusunda yer alan 5 eyaletinin kalkınması konusu onlar için öncelikli problem.
Sunumların hepsinde toplantı masalarına önceden hazırlanmış fincanlar, çay kahve termosları self servis için bizi bekliyor. Doğru dürüst su içemedik dersem yanlış olmaz. Polonyalılar suyu ya gazlı tercih ediyor ya da limonlu. İster hazır su olsun isterse lokantalarda ikram edilen açık su olsun hemen tamamında limon var.
Amerikan filmlerindeki gazetelere benziyor Gazeta. Açık ofisleri var. Binalarının içinde devasa bitkiler de ayrı bir hava katmış. Böyle bir bina yapmak nasip olsun isterim doğrusu.
Gazeta gazetesine yaptığımız ziyaret, gezide FOR’a yaptığımız ziyaretten sonra ikinci önemli görüşme notası oldu. Burada da olabildiğince açık bir hava hakimdi. Gazeta, Kaçinskilere muhalif bir gazete. Liberalleşme Vakfı ile yakın dostlukları olduğu anlaşılıyor. Dış haberler müdürü, iç haberler editöründen bilgi alıyoruz. Dün de ifade ettiğim üzere burada kısa süre önce yaşanan kazaya ilişkin bizdeki gibi komplocu yaklaşımlar hakim değil. Tabancaların sıcaktan patlamış olması ihtimalini yakın görüyorlar. Kazanın Rusya ile Polonya ilişkilerini yakınlaştırmış olduğu tespitinde bulunuyorlar. Kazanın devlet aygıtı için de ciddi bir sınav olduğuna ve sağlam bir işleyişe sahip olduğunun anlaşılmasına fırsat tanıdığına vurgu yapıyorlar. Anayasal kurumlar, devlet memurları görevlerini tam yapmış bu süreçte. Kaza, kısa vadede paradoksa neden olabilse de uzun vadede aşabilecek bir sorun olarak gözüküyor. Öte yandan Rusya ile ilişkilerde sıcak bahara neden olmuş. Kazanın siyasal sonuçlarına bakıldığında, merhum cumhurbaşkanına sempati artmış. Bunun uzun vadedeki yansımasını öngöremiyorlar.
Kaza günü birden fazla baskı yapmışlar. Ücretsiz dağıtmışlar bu baskılarını. Gördüğümüz o ki sokakta kazaya ilişkin anma ve kısmen yas izleri devam etse de gazete çalışanları çoktan yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri ve siyasal denklemlere kilitlenmişler.
Bir diğer açtığımız konu ise Polonya’nın ABD’nin füze kalkanı projesindeki yeri oldu. Öyle ki proje kazanın, suikast ise nedeni olabilecek etken olarak gösteriliyor. Gazete yöneticileri projenin gerçekleşebilir olmaktan uzak olduğunu düşünüyor.
Türkiye’ye karşı da ilgililer. Her ne kadar Türkiye’de muhabirleri olmasa da ‘Komşularla sıfır sorun, Balkan-Kafkas-Ortadoğu açılımları, Kürt meselesi, AB ile ilgili konular’a aşinalar ve göz ucu ile takipteler.
Son derece yoğun günün akşamı da Polonyalı gazetecilerle yenilen yemekle devam etti.
YARIN: MÜSLÜMAN TATARLAR NE YAPIYOR





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.