Taceddin Dergâhı’na giden yol
Mustafa [email protected]
Canımdan aziz bildiğim Muhsin Başkan’ın cenazesine katılmak için Ankara’ya hareket ettiğimde, hep ölümü düşündüm.
“Her nefis ölümü tadıcıdır.”
Muhsin Başkan’ım! Karaman Seçim Bürosu’nda yaptığın çaylı sohbette dile getirdiğin sözler var ya; hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Şimdi bakın yoldan geldik, yola gideceğiz. Hiç birimizin garantisi yok. Şurada ayakta duranın da, oturanın da garantisi yok. Yani, ruh bir saniyeliktir. Küf dedi mi gitti. Bunun da nereden geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde yakalayacağı belli değil. Bir saniyenize bile hâkim değilsiniz. Bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğimiz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur.”
Yaşantısıyla birlikte ölümüne saatler ve günler kala dahi “tebliğ”i hiç elden bırakmayan nâdir siyasetçi ve dâvâ adamlarından biri olan Muhsin Başkan’ı, konuşmalarına iyice dikkat ettiğiniz takdirne ne demek istediğini gayet iyi anlarsınız. “Fırıldak”tan kastettiği şey; düzen, hile ve dolaptır. Fânî bir dünya için “düzenci”, “hilekâr” ve “dolapçı” olmaya gerek yok diyor. Muhsin Başkan, kendi nefsi dâhil orada bulunanlar ve ekran başında kendisini dinleyenler için ölümü ve ahireti hatırlatıyor. Yani Hâkim-i mutlak: Allah’tır diyor.
Konya’ya son gelişinde, bu seçimlerle ilgili olarak “bir rüzgâr bekliyorum” diyordu. O rüzgâr, Muhsin Başkan’ımızın karşısına Keş Dağlarında “fırtına” olup çıktı. Azrail, ruhunu “püf” diye alıp götürdü. Cennetmakân Muhsin Başkan’ımız şimdi bizlerden çook uzaklarda, mallarımız ve canlarımızla satın alabileceğimiz bir o kadar da yakın olan Firdevs’in süt akan ırmaklarında yıkanıyor.. cennet şaraplarından kana kana içerek susuzluğunu dindiriyordur, inşâallah...
Mamak zindanlarını Medrese-i Yusufîye’ye çeviren ve burada 350 defa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmeden Muhsin Başkan’ım, Mesnevî-i Şerîf’i kaç kere okudun?.. C5 denilen işkencehanelerde ayaklarındaki tırnaklar sökülürken hiç acı hissettin mi? Zâlimler, uzuvlarına elektrik akımı verirken o acılara ve ızdıraplara nasıl dayandın?..
Beş buçuk yılını 2,5 metrelik hücrede güneşin sıcaklığına hasret kalarak geçiren ve sadece “üşüyorum” diyebilen sabır abidesi Muhsin Başkan’ım! O halinle bile seccadene beş vakit akıttığın gözyaşlarındaki “rahmet” pınarlarıyla yüreğini yıkayarak Sonsuzluğun Sahibi’ne ulaşmak hayaliyle yaşıyordun..
Söyle bana Muhsin Başkan’ım! Şimdi biz, bu fâni dünyada üşümüyor, sen gittin gideli âdeta donuyoruz! Şimdi biz, sensiz ne yaparız?! Hayal ettiğin Büyük Birlik, Ankara Kocatepe’deki cenazende gerçekleşti.
Haberin var mı Başkanı’m!
Taceddin Dergâhı'na sığmayan yüzbinler, eski ve yeni dâvâ arkadaşlarınla birlikte senin ruhî şerîflerine, GÜL'lerin Efendisi'nden Fâtiha'lar dolusu GÜL'ler dermeye ve kabrine GÜL kokuları saçması için Yüce Rabb'imize göz yaşlarımızla niyazlarda bulunduk! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî öyle demiyor muydu: “Gözyaşı neredeyse rahmet oraya iner.”
Orakla ekin biçmeyi ve ata binmeyi çok seven Şehsuvar Başkan’ım!
Gözyaşı Dergisi’nin açılışında yaptığın konuşmada şu güzel şiiri okumuştun:
Gül...
Gül ki, güldükçe gül yüzünde
Birlerce güller açsın.
Gül bahçesi gül yüzünden
Güller topla
Sevgi dağıt demet demet,
Sevgide güller açsın
Güller sevgi dağıtsın,
Sevgiyle bakıyor
Gül gibi görüyorsan
Sen bahtiyar olacaksın
Bahtiyar yapacaksın.
... Ve son cümlelerin şöyleydi:
“Allah için ağlayan gözü ateş yakmaz”, gözyaşlarınızın yalnızca Allah için akması dileğiyle...
KAVGAMIZ; VURGUNCU, SOYGUNCU DÜZENLE...
Alp ve Eren vasıflarıyla mücehhez olan Muhsin Başkan, abdestsiz yere hiç basmazdı. Mevlânâ Hazretleri'nin tasavvufi kavramlar olarak dile getirdiği “Hamdım, Yandım, Piştim” üçlemesini, hayatına tatbik etmeye çalışan “Eren”lik vasfıyla mücehhez olan Muhsin Başkan, yakın dâva arkadaşlarıyla birlikte girdiği mücadelede, 12 Eylül’ün o sisli kaos ortamında, elbette çok manevi acılar da çekmişti. Dâva arkadaşları yurdun dört bir tarafından kurşunlara hedef olurken o, endişe dolu bir bekleyiş ve sabır duvarlarına karşı bir metanet içerisinde hareket ederken bazen bunaldığı anlar da olmuyor değildi. Dış güçler ve onun uzantısı olan odaklar “İman cephesi”ni dağıtmak için her yolu denedi ve kullandı. 12 Eylül öncesi gençlik bundan maddi olarak büyük zararlara uğradı, fakat manevî gelişmesi durmadı, durdurulamadı. Kendi deyimiyle “Türklük demirine İslâm suyu vererek çelikleşti, özleşip derinleşerek manevî ikliminde yol almaya devam etti.”
O, iman hephesinde “büyük birlik” hayalini gerçekleştirmek istiyordu. Harici ve dâhili oyunları bu şekilde bozmaktan yanaydı. Bunun için diyordu ki:
“Bir kale müdafa edilirken önce kalenin içinin sağlam olmasına dikkat edilir. Kale içten bozuksa ve güven ortamı yoksa dışa karşı mücadeleye kalkışmak kolay değildir. Bu itibarla önce insanların ortak noktalarını tesbit ve orada buluşmayı temin etmek gerekir. Kendi kendimizin içini birbirimiz için emin hale getirelim. Birlik ve beraberliğimizi sevgi, saygı ve muhabbet duyguları ile perçinleyelim. Bu şekilde ancak dıştan gelecek saldırılara karşı durabilir, bozgunculukları önleyebiliriz.”
Tuttuğu not defterinde, o acıları dâvâ arkadaşlarıyla birlikte paylaştığını anlattı mı, bilemiyorum. O notlarda yazılı olanlar bir gün acaba kitaplaşır mı? Tabiki ailesi ve eşi bilir..
Onun kavgası “vurguncu”, “soyguncu” ve “hortumcu” düzenle idi. Genç Arkadaş’ın sayfalarını ve teşkilat tarafından düzenlenen gecelerde salonların duvarlarında asılı bez dövizlerde şu slogan hep dikkatimi çekerdi:
“Kavgamız; vurguncu, soyguncu düzenedir.”
Mamak'ta ve “C5” olarak tabir edilen içkencehanelerde sistemin yalın, riyakâr, gerçek yüzüyle tanışmış ve bilerek, görerek, zalimce ve gaddarca işkencelerden geçerek sisteme karşı direnmeye çalış(mış)tı. Düzen ve sistemle olan mücadelesini dürüstçe ve mertçe yapma yolunu seçmişti. Kan ve irinle beslenen düzenin sapık kollarını 12 Eylül öncesi ve sonrasında bizzat yaşayarak bildiği ve öğrendiği için Müslüman Türk gençliğine; kavgayı değil barışı, hoşgörüyü, sevgiyi ve dâva adamlığını, kurşun yerine kalemi tavsiye etmişti. Uzlaşarak, anlaşarak ve konuşarak mes’eleleri halletme, problemleri çözme yolunu önermişti.
“DÂVÂ ADAMI” KİMDİR?
Büyük Birlik Partisi Lideri Muhsin Yasıcıoğlu, aynı zamanda “dâvâ adamı” idi. Bir yazısında bununla ilgili şu tanımı yapıyor:
“Kendi hayatını inandıklarına uygun şekilde tanzim edemeyen insanların, başkalarının dünya görüşünü değiştirmek ve hayatlarını tanzim etmek gibi bir işe talip olması, neticesiz ve boş bir gayrettir veya en basit tabiriyle insanları hiçe saymaktır ve topluma karşı saygısızlıktır, samimiyetsizliktir. İnandığını devlet ve toplum nizamında değer ölçüsü yapmayı düşünenlerin her şeyden evvel “Dâvâ Adamı” olmayı gerçekleştirmesi gerekir. Dâvâ adamı olmak; toplumun bütün değer yargılarına rağmen kendi inandıklarından taviz vermemeyi “kınayanların kınamasına aldırmadan” inançlarını yaşamayı, düzenin ürettiği tipoloji dolayısıyla tek başına kalsa bile inandığı gibi söyleyip, inandığı gibi davranmayı gerektirir.”
“Büyük dâvâlar yıkılmayacak, yorulmayacak, tükenmeyecek dâvâ adamları ister!.” diyen BBP Lideri Yazıcıoğlu, başarının, hareketsizlikte veya kolaycılıkta olmayıp “Hakka dayalı kuvvette, hedefleri belli ve sürekli çalışmada, kendini inançları içinde eritecek yüksek bir mücadele azminde saklı” olduğunu söylüyor. Dâvâ adamına yol olarakta şu istikameti tayin ediyor: Dâvâ boş gurur ve hırsların tatmini için yapılan bir koşturmaca değil, içtimaî, iktisadî, siyasî ve beşerî hayatımızı Hakk’a uydurma dâvâsı olmalıdır. Her türlü gündelik endişelerden uzaklarda çalışan, sanki hayatımızın maverasında hazırlıklarını yapan bir hareket ordusunun fikir fedaileri ancak bu dâvâyı başarabilirler!..
Hazreti Yesevî’lerin, Şâh-ı Nakşibendi’lerin, Mevlâna’ların yaptığı gibi; küçük iman ocaklarından çerağlar tutuşturulup, Anadolu’da yeniden beyinler ve gönüller canlandırılmalıdır.”
SUİKASTE Mİ KURBAN GİTTİ?
Merhum meslektaşımız İsmail Güneş’in, helikopter düştükten sonra 112 Hızır Acil Servis’i aradığı ve daha sonra bağlı bulunduğu İHA’daki arkadaşlarıyla yaptığı konuşmalar, bu kazayla ilgili iz sürmede elbette önemli kilometre taşlarıdır. Bu kazayla ilgili henüz aydınlanmayan soru işaretleri var. Kazayı net bir şekilde okumaya çalışan akıllı ve aydınlık yorumlar elbette yok değil. Onlardan birine “iyibilgi.com”da rastladım. Büyük Birlik Partisi ve Ülkücü camia tâli olmakla birlikte, ben, bu kazayla asıl Türkiye’nin hedef alındığını düşünüyorum. Bu kazanın çok iyi hazırlanmış, yönlendirilmiş bir suikast plânı çerçevesinde gerçekleştirilmiş olabilir mi?
Türkiye üzerine oynanan oyunların önemli bir parçası olabilir mi?
Neden olmasın?!
Pilot, pekâla gittiği rotasından başka bir yere ve yöne yönlendirilmiş olamaz mı?
Helikopter düştükten sonra yerinin tesbit edilememesi, kamuoyunun, valilerin beyanlarıyla birlikte yanlış yönlendirilmesi, televizyon ve radyolarda gezen bilgi kirliliğinin nereden kaynaklandığı da ayrı bir araştırma, soruşturma konusudur. Bu kazada en ufak bir bilgi dahi büyük bir önem taşımaktadır. Her bilgi, belge, delil değerlendirilmeli ve helikopter kazasıyla ilgili kamuoyundaki şüphe ve soru işaretlerinin önündeki sis perdesi aralanmalıdır.
Cenaze namazında, protokole ulaşmak için epey zahmet çektim. Rabb’im bana yardım etti ve kendimi, Kocatepe Camii’nin cenaze namazı için hazırlanmış bölümün önünde buldum. İlk dikkatimi çeken MHP Lideri Devlet Bahçeli, Muharrem Şemsek ve izdihamı önlemek için büyük çaba sarfeden Dr. Lütfi Şehsuvaroğlu oldu. Daha sonra sırayla Korkut Eken’i, Mehmet Ağar’a gözüm ilişti. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve korumalarıyla birlikte önümden geçtiler. Konya Milletvekillerinden Orhan Erdem’i gördüm. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, KSO Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Büyükhelvacıgil ve kardeşi Mevlüt Büyükhelvacıgil’le birlikte geldiler. SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da oradaydılar. Muhsin Başkan’ın annesi Fidan Yazıcıoğlu, çok üzgün ve devamlı gözyaşı döküyordu. Fakat çok metanetli bir duruşu vardı. Başkanımızın eşi Gülefer Hanımefendi’yi çok üzgün ve bitkin halde gördüm. Mahdumu Furkan ve kerimesi Firuze’nin başları dikti. Hatta Firuze kızımız, Taceddin Dergâhı’nda yaptığı konuşması ve uyarıları sayesinde büyük bir izdihamın önüne geçti.
Bizler kaza, kader ve şer’in Allah (C.C.)’tan geldiğine inanan insanlarız. Amentümüz var. Kıyâmete kadar bâki kalacak olan İslâm gibi Yüce bir dinin mensupları ve Peygamber Efendimiz’in ümmetiyiz.
Muhsin Başkan’ımız, Sonsuzluğun Sahibi’ne doğru uçtu gitti..
Muhsin Yazcıoğlu başta olmak üzere beş şehidimize Yüce Rabb’imden rahmet diliyorum. Donmamak için dört çeket birden giyen fakat karlar altında can verirken dahi kutsal görevini yerine getiren meslektaşımız İsmail Güneş, bize ders olsun!
Bu helikopter kazası ve sonrasında yaşanan arama-kurtarma çalışmaları da ülkeyi yönetenlere ve vatandaşlara da; “işi ehline veriniz” düsturu çerçevesinde ders olsun!..
Muhsin Başkan, sırlarıyla birlikte kara toprağa gömüldü. Yani sırlarını da yanına alıp götürdü..
Çünkü o, sır saklayan ve emanete asla ihanet etmeyen bir dâvâ adamıydı.
Çünkü o; inandığı dâvâ arkadaşlarıyla birlikte milletini “güven” duygusuyla kucaklayıp, Müslüman Türk gençliğini de mütefekkir Seyit Ahmet Arvasî’nin deyimiyle “Türk-İslâm Ülküsü” ideali etrafında toplama arzusuyla yanıp tutuşan bir Alperen’di.
O, herkese güven veren, güven telkin eden camdan bir fanustu.
Şimdi fanus kırıldı..





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.