Dr. Aziz Armutlu
Sosyal Çürüme Kitabı Üzerine
Bir toplumun çürümesi, bir sabah aniden ortaya çıkan bir felaket değildir. Çürüme; küçük haksızlıkların görmezden gelinmesi, şiddetin sıradanlaşması, yalanın beceri sayılması ve adaletsizliğin “hayatın gerçeği” olarak kabul edilmesiyle başlar. Zeliha Bürtek ile Gülşen İşeri’nin söyleşi biçiminde hazırladığı Sosyal Çürüme adlı kitap, tam da bu görünmez dönüşüme dikkat çekiyor.
Kitabın en güçlü yanı, birçok insanın günlük yaşamda hissettiği fakat adını koymakta zorlandığı huzursuzluğu ortak bir kavram altında toplamasıdır. Trafikteki öfke, iş hayatındaki liyakatsizlik, kadınlara, çocuklara ve hayvanlara yönelen şiddet, sosyal medyada büyüyen nefret dili ve insanların birbirine karşı giderek daha güvensiz hâle gelmesi, kitabın işaret ettiği çürümenin farklı yüzleridir.
Ancak sosyal çürümeyi yalnızca bireylerin ahlaki zayıflığıyla açıklamak doğru değildir. Çünkü toplumsal davranışları şekillendiren şey yalnızca kişisel tercihler değil; ekonomi, eğitim, hukuk, siyaset ve medya düzenidir. Adaletin geciktiği, emeğin karşılığını bulmadığı, liyakatin değersizleştiği bir toplumda insanlar zamanla kurallara olan inançlarını kaybeder. Bu nedenle çürüme, yalnızca “kötü insanların çoğalması” değil, iyi davranışın giderek daha zor, daha yalnız ve daha karşılıksız hâle gelmesidir.
Bugün pek çok insan, kendisini koruyabilmek için başkasının sorununa uzak durmayı tercih ediyor. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, toplumsal dayanışmayı içeriden aşındırıyor. Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, ortak sorunlar karşısında birlikte hareket etme isteğinin azalması ve herkesin yalnızca kendi çıkarını düşünmesi, güven duygusunu ciddi biçimde sarsıyor. Güvenin olmadığı yerde ise ne güçlü bir toplum ne de sağlıklı bir gelecek kurulabilir.
Kitabın tartışmaya açık yönü, “sosyal çürüme” kavramını oldukça geniş kullanmasıdır. Her toplumsal sorunu aynı başlık altında değerlendirmek, farklı nedenleri görünmez kılabilir. Yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, kültürel değişim, kuşak çatışması ve kurumsal bozulma birbirinden ayrı biçimde analiz edilmelidir. Ayrıca geçmişi bütünüyle erdemli, bugünü ise tamamen bozulmuş göstermek de gerçekçi değildir. Her dönemin kendi sorunları, çatışmaları ve dayanışma biçimleri vardır.
Yine de eserin amacı akademik bir teori kurmaktan çok, topluma ayna tutmak ve rahatsız edici sorular sormaktır. Asıl mesele, çürümenin var olup olmadığı değil, bizim ona ne kadar alıştığımızdır. Bir haksızlık karşısında susmak, şiddet haberlerini birkaç dakika içinde unutmak, başkasının acısını sıradan bir görüntü gibi izlemek ve dürüstlüğü saflık olarak görmek, çürümenin günlük hayattaki en açık belirtileridir.
Bu kitap, okura yalnızca toplumu eleştirme değil, kendi davranışlarını da sorgulama sorumluluğu yüklüyor ve değişimin gündelik tutumlarla başlayabileceğini bize yeniden güçlü biçimde hatırlatıyor.
Toplumlar yalnızca yasalarla değil, ortak vicdanla ayakta kalır. Bu vicdan kaybolduğunda kurumlar da ilişkiler de zayıflar. Sosyal Çürüme, bu nedenle önemli bir uyarı niteliğindedir: Çürümenin en tehlikeli aşaması, insanların artık kötü olana şaşırmaması; haksızlığı değiştirmek yerine ona uyum sağlamasıdır.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.