Kar, Beyaz Kâbus Değil, Berekettir!
Yayınlanma:
İstanbul sanki bu ülkenin bir parçası değil. Orada yaşayan insanlar en küçük bir olumsuzluktan çok fazla etkileniyor, yağan 3-5 santim kar sebebiyle hop oturup hop kalkıyorlar. Gazete ve televizyonlar âdeta felâket tellallığı yapıyor. Kar haberi yaparak seyircinin ilgisini çekip, reyting kazanmak için Trakya’ya muhabir gönderdiler. Kimisi Çatalca ve Silivri’den, kimisi Edirne’den görüntü verdi. Sarıyer’i bile kar teslim almış gibi gösterdiler. Bolu Tüneli geçit vermiyor diye canlı yayın yaptılar. Görüntülere eşlik eden muhabirin hançeresini yırtarcasına bağırışına bakacak olursanız hayatın felce uğradığını, olağanüstü hâl ilân edildiğini sanırsınız. Bereket versin okullar ara tatile girdi de okullar kar tatiline girsin diyemediler. Buna karşılık kameraları işine gecikenlere çevirerek “Nasıl yetişeceksiniz” diye tahrike yeltenip, pazarcı tezgâhının önünde “Yollar buzlu, fiyatlar tuzlu” sloganı atıyorlar. Arife tarif gerekmez. Biliyorsunuz, İstanbul’da 2 parmak kar yağınca eleştiri için cazgıra gerek kalmıyor. Ankara’ya kar yağınca ise beyaza bürünen çamlarla, kızakla kayıp, kartopu oynayan çocukları ve yokuşundan inerken birbirine toslayan otomobilleri göstermekle yetinirler. Çünkü; Çankaya CHP’li belediye bölgesi olduğu için eleştiriye gerek görülmez, hele hele “Nerde bu belediye” hiç denilmez. Ege’ye kar yağdığı pek görülmediği, başta Konya olmak üzere, kuzey kesimler dışında İç Anadolu’ya da bugüne kadar henüz kar yağmadığı için “Doğu illerinde yaşayan insanlar ne yapsın” diye sorulsa haksızlık edilmiş olmaz.
Küresel ısınma nedeniyle deniliyorsa da Konya’ya kar düşmeyişinin sebebini yalnız Allah bilir. Neredeyse Ocak ayının sonuna gelmemize rağmen güneşli günler geçirmemize rağmen, bazılarımız havanın birden soğumasından şikâyet etmeye başladık. Yaradan ile pazarlık edecek hâlimiz yok ya! Yakın tarihte de uzun yıllar Konya’ya kar yağmamıştı. Son 1-2 yıldır kar yüzü görür olmuştuk. Kar yağmasa da eskiden yağmur yerine “Rahmet” denilen yağışlar kuraklık tehlikesini bertaraf edip, yer altı sularının yükselmesini, baraj ve göletlerde su miktarının artmasını sağladı. Doluluk oranının sevindirici olduğu bildiriliyor. İnancı zayıf, ağzından çıkanı kulağı işitmeyenler 3-5 santim kara “Beyaz felâket” ya da “Kâbus” adını koysa da kar berekettir, ekili alanlar için yorgan vazifesi görür. Su havzaları daha ziyade yağan karın erimesi ile dolar, suyun toprak tarafından emilmesi ile kaynaklar beslenir. Bunun için kar da yağmur da yağsa berekettir, asla felâket, ya da kâbus olarak nitelememek gerekir. Başta Afrika ülkeleri olmak üzere, dünyanın çeşitli yerlerinde susuzluğun yol açtığı üzücü sonucu, yağış olmayınca ot bile bitmediğini hepimiz görüyoruz.
Kimimizin “Kış ılık geçiyor” dese de 22 Aralık’ta giren ve 40 gün süren “Zemheri” nin sonlarındayız. Büyüklerimizin kendilerine göre hesapları vardı. Meselâ “Gök ayına göre 1 Şubat’ta Hamsin girer” derlerdi. Arapça elli demek olan Hamsin, bazan öyle soğuk geçerdi ki, odun sobası yakılıp, gece yarısı oda soğuyunca su testisinin donduğu bile görülürmüş. Hamsin’de eskiden çok soğuk günlere gebe olan “Oniki gün arası” ve 3 tane de “Cemre” bulunur, birinci Cemre’nin 21 Şubat’ta havaya, bir hafta sonra ikinci Cemre’nin suya, üçüncü Cemre’nin de toprağa düştüğünü söylenirdi. Yâni önce bol kar yağıp, karların suya dönüşeceğine, sonra da toprağın kabarmaya başlayacağına inanılırdı. Cemre’lerden sonra Mart’ın 22’si baharın başlangıcı kabul edilen ve “Yenigün” anlamına gelen “Nevruz” dur. Mart için “Kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” deyiminin meşhur olduğu malûmdur. Ancak, iklim değişikliği sebebiyle eski Mart’ları göremez olduğumuz için son yıllarda Mart içinde bazı ağaçlar çiçek açıp, havanın ısınmaya başladığı da oluyor. Herşeye rağmen normâl ahvâlde kışın ortasındayız. Aralık ve Ocak’ta güneşli ve ılık günler geçirirken yakınmıyorduk. Bu yüzden soğuk hava gücümüze gitmemeli, “Üşüdük, donuyoruz” dememeliyiz. Baksanıza toprak yeterli yağışı alamadığı için son birkaç yılda yer altı sularının yer yer 25 metreye kadar çekildiği, Karapınar ve Çumra civarındaki Obruk tabir edilen göçüklerin yer altı sularının çekilmesi yüzünden meydana geldiği bildiriliyor. Yer altı sularının çekilmesi sebebiyle “Dünyanın nazar boncuğu” denilen Karapınar’daki “Meke Gölü” nün kurumaya başlayıp, hayranlık uyandıran eski güzel görüntüsünün kalmadığı haber veriliyor. Bilindiği gibi, Akşehir Gölü’nün kapladığı alan çok küçülmüş, derinliği 1 metreye kadar düşmüştü.
Bizim kuşak kış aylarında bol bol kar yağdığının şâhididir. Aradan bunca yıl geçtiği hâlde 1945’teki kar yağışından halâ “Koca karın yağdığı yıl” diye bahsedenimiz eksik değil. Şehirde toprak dam kalmadığı için kar yağsa da tahta küreklerle sabah erken damlardan kar küründüğü de tarihe karıştı. Köylerde bile çinko ile kaplanan çatılar, güneş enerjileri ve çanak antenler göze çarpıyor. Çocukken çok kar yağar, okula giderken yolun 2 yanındakiler âdeta birbirini görmezdi. Tam anlamıyla “Bahar geldi” diyebilmemiz için Nisanı bekleyip, Hıdrellez ile birlikte kışlıkları sırtımızdan çıkarmamız gerekir. Çünkü, eskiden Konya’da Hıdrellez gelmeden sobalar kalkmazdı. Eskiden büyüklerimizin hayalî bir çobandan bahisle, “Çoban bu yıl kışın uzun ya da kısa olacağını, sert ya da ılık geçeceğini söylemiş. Keçinin kuyruğuna bakarak, aşağı ya da yukarıda oluşuna göre tahmin edermiş” derler, ancak bu çobanın yerini ve kim olduğunu kimse bilmezdi. Buna rağmen can kulağı ile dinlerdik. Çoban hikâyelerini ve bol kar yağan kışları bayağı özlemişiz. Anlatacak kimse kalmayınca duyduğunu nakletmek de bize düşüyor!
Küresel ısınma nedeniyle deniliyorsa da Konya’ya kar düşmeyişinin sebebini yalnız Allah bilir. Neredeyse Ocak ayının sonuna gelmemize rağmen güneşli günler geçirmemize rağmen, bazılarımız havanın birden soğumasından şikâyet etmeye başladık. Yaradan ile pazarlık edecek hâlimiz yok ya! Yakın tarihte de uzun yıllar Konya’ya kar yağmamıştı. Son 1-2 yıldır kar yüzü görür olmuştuk. Kar yağmasa da eskiden yağmur yerine “Rahmet” denilen yağışlar kuraklık tehlikesini bertaraf edip, yer altı sularının yükselmesini, baraj ve göletlerde su miktarının artmasını sağladı. Doluluk oranının sevindirici olduğu bildiriliyor. İnancı zayıf, ağzından çıkanı kulağı işitmeyenler 3-5 santim kara “Beyaz felâket” ya da “Kâbus” adını koysa da kar berekettir, ekili alanlar için yorgan vazifesi görür. Su havzaları daha ziyade yağan karın erimesi ile dolar, suyun toprak tarafından emilmesi ile kaynaklar beslenir. Bunun için kar da yağmur da yağsa berekettir, asla felâket, ya da kâbus olarak nitelememek gerekir. Başta Afrika ülkeleri olmak üzere, dünyanın çeşitli yerlerinde susuzluğun yol açtığı üzücü sonucu, yağış olmayınca ot bile bitmediğini hepimiz görüyoruz.
Kimimizin “Kış ılık geçiyor” dese de 22 Aralık’ta giren ve 40 gün süren “Zemheri” nin sonlarındayız. Büyüklerimizin kendilerine göre hesapları vardı. Meselâ “Gök ayına göre 1 Şubat’ta Hamsin girer” derlerdi. Arapça elli demek olan Hamsin, bazan öyle soğuk geçerdi ki, odun sobası yakılıp, gece yarısı oda soğuyunca su testisinin donduğu bile görülürmüş. Hamsin’de eskiden çok soğuk günlere gebe olan “Oniki gün arası” ve 3 tane de “Cemre” bulunur, birinci Cemre’nin 21 Şubat’ta havaya, bir hafta sonra ikinci Cemre’nin suya, üçüncü Cemre’nin de toprağa düştüğünü söylenirdi. Yâni önce bol kar yağıp, karların suya dönüşeceğine, sonra da toprağın kabarmaya başlayacağına inanılırdı. Cemre’lerden sonra Mart’ın 22’si baharın başlangıcı kabul edilen ve “Yenigün” anlamına gelen “Nevruz” dur. Mart için “Kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” deyiminin meşhur olduğu malûmdur. Ancak, iklim değişikliği sebebiyle eski Mart’ları göremez olduğumuz için son yıllarda Mart içinde bazı ağaçlar çiçek açıp, havanın ısınmaya başladığı da oluyor. Herşeye rağmen normâl ahvâlde kışın ortasındayız. Aralık ve Ocak’ta güneşli ve ılık günler geçirirken yakınmıyorduk. Bu yüzden soğuk hava gücümüze gitmemeli, “Üşüdük, donuyoruz” dememeliyiz. Baksanıza toprak yeterli yağışı alamadığı için son birkaç yılda yer altı sularının yer yer 25 metreye kadar çekildiği, Karapınar ve Çumra civarındaki Obruk tabir edilen göçüklerin yer altı sularının çekilmesi yüzünden meydana geldiği bildiriliyor. Yer altı sularının çekilmesi sebebiyle “Dünyanın nazar boncuğu” denilen Karapınar’daki “Meke Gölü” nün kurumaya başlayıp, hayranlık uyandıran eski güzel görüntüsünün kalmadığı haber veriliyor. Bilindiği gibi, Akşehir Gölü’nün kapladığı alan çok küçülmüş, derinliği 1 metreye kadar düşmüştü.
Bizim kuşak kış aylarında bol bol kar yağdığının şâhididir. Aradan bunca yıl geçtiği hâlde 1945’teki kar yağışından halâ “Koca karın yağdığı yıl” diye bahsedenimiz eksik değil. Şehirde toprak dam kalmadığı için kar yağsa da tahta küreklerle sabah erken damlardan kar küründüğü de tarihe karıştı. Köylerde bile çinko ile kaplanan çatılar, güneş enerjileri ve çanak antenler göze çarpıyor. Çocukken çok kar yağar, okula giderken yolun 2 yanındakiler âdeta birbirini görmezdi. Tam anlamıyla “Bahar geldi” diyebilmemiz için Nisanı bekleyip, Hıdrellez ile birlikte kışlıkları sırtımızdan çıkarmamız gerekir. Çünkü, eskiden Konya’da Hıdrellez gelmeden sobalar kalkmazdı. Eskiden büyüklerimizin hayalî bir çobandan bahisle, “Çoban bu yıl kışın uzun ya da kısa olacağını, sert ya da ılık geçeceğini söylemiş. Keçinin kuyruğuna bakarak, aşağı ya da yukarıda oluşuna göre tahmin edermiş” derler, ancak bu çobanın yerini ve kim olduğunu kimse bilmezdi. Buna rağmen can kulağı ile dinlerdik. Çoban hikâyelerini ve bol kar yağan kışları bayağı özlemişiz. Anlatacak kimse kalmayınca duyduğunu nakletmek de bize düşüyor!





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.