İbrahim Edhem ve Damda Deve!
Yayınlanma:
Peygamberimizi (sav) görmüş olan sahabilere yetişip, onlarla sohbet eden tabiînin meşhur âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan İbrahim bin Edhem’i sanırım birçok kişi duymuş, hikmetli sözlerini dinlemiş olmalıdır. Ancak, kişiliği hakkında yeterli bilgiye sahip olanlar sayılıdır. Meselâ, “Damda deve arama” menkıbesi meşhurdur. Tacını, tahtını bırakarak evliyâ mertebesine erişmesine vesile olan bu deve arama rivayeti şöyle olmuştur:
“Babası Edhem, Belh şehri padişahı idi. Kendisi de Şehzâde olup, tahtta oturur, avlanmayı severdi. Bir gece tahtı üzerinde uyuya kalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavan sallanıyordu. ‘Kim o?’ diye seslendi. Damdaki kişi ‘Tanıdık biriyim, devemi kaybettim onu arıyorum’ cevabını verdi. İbrahim Edhem, ‘Hey şaşkın, ne diye damda arıyorsun? Damda deve mi olur?’ deyince, damdaki zât, ‘Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak daha mı acâib?’ dedi.
Bu sözlerden sonra kalbi Allahü teâlânın aşkı ile yandı ve şimdiye kadar yaptığı bütün günâhlara, hata ve kusurlara tövbe etti. Başka bir rivayet de şöyledir:
“Bir gün sarayda verilen bir ziyafette devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler beklerken gayet heybetli bir zât çıkageldi. Ne askerlerden ne hizmetçilerden hiçbir kimse ona, ‘Sen kimsin, burada ne işin var?’ deme cesaretini bulamadı. İbrahim Edhem, bu heybetli zâta ‘Ne istiyorsun?’ diye sordu. O zât ‘Bu handa konaklamak istiyorum’ dedi. İbrahim Edhem de ‘Burası han değil, benim sarayımdır’ cevabını verince, o zât ‘Bu saray bundan önce kimin idi’ diye sordu. İbrahim Edhem ‘Pederimin’ dedi. O zât ‘Ondan önce kimin idi’ diye tekrar sordu, o zât ‘Filân zâtın’ dedi. O zât ‘Ondan önce kimin idi’ diye sorunca İbrahim Edhem, ‘Filân oğlu filânın’ cevabını verdiğinde, o zât ‘Bunlara ne oldu’ diyerek tekrar sordu. İbrahim Edhem, bu soruyu da ‘Öldüler’ karşılığını verince, heybetli kimse ‘Bu nasıl senin sarayın ki, biri gelmeden biri gitmede?’ diye seslenerek, geldiği gibi çıkıp gitti. O zâtın peşine düşen İbrahim Edhem, ‘Sen kimsin?’ diye sorunca, o zât da ‘Ben Hızır’ım’ diye cevapladı. Bundan sonra İbrahim Edhem hazretlerinin derdi çoğaldı, kalbindeki aşk-ı ilâhi ateşi fazlalaştı.
Miladî 714’de Belh şehrinde dünyaya gelip, 779’da Şam’da vefat eden, asıl ismi İbrahim bin Edhem bin Mansur, künyesi de Ebû İshâk olan ve Nesebi hazreti Ömer’e kadar dayanan İbrahim Edhem’in başından şöyle bir olay geçti:
Bir gün atına binerek, av köpeğini yanına alıp ava çıktı ve karşısına bir hayvan çıktı. Atını hayvana doğru sürünce gaibden “Yâ İbrahim sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın” diye bir ses işitti. Durup sağına soluna baktı kimseyi göremeyince içinden “Bu iblis’tir” diye geçirdi. Tekrar atını sürdü ve aynı sesi bir daha işitip, yine ‘Bu iblis’tir’ dedi. Bu hâl 3 defa tekrar edip, kimseyi göremeyince “Âlemlerin Rabbinden bana ikaz geldi. Rabbim salih insan olmamı istiyor” diyerek avdan vazgeçip, bu hadise üzerine o kadar çok ağladı ki, elbisesi gözyaşları ile ıslandı. Geri dönünce bir çobana rastladı ve bunun babasının çobanlarından birisi olduğunu anladı. Onun abasını ve başlığını alarak kendi elbiselerini ona verip, herşeyi bir tarafa bıraktı, Allahü teâlânın yoluna girdi.
Merv şehrine doğru giderken yolda gözleri görmeyen bir adamın köprüden geçtiğini, ancak nehire düşmek üzere olduğunu gördü. Adama acıyıp, “Allahümmahfez-hu”, yâni “Ey Allahım, onu koru, muhafaza et” diye dua etti. Bunu söyleyince nehire düşmekte olan â’ma adam köprü ile nehir arasında, boşlukta kaldı, düşmedi. Etraftakiler adamı tutup, yukarı çektiler ve İbrahim Edhem’in büyüklüğünü tasdik ettiler. Daha sonra Nişâbura giderek, hep kendi ile meşgûl olup, her an Allahü teâlâya ibadet ve tâatte bulunmak için bir yer aradı, bir mağarada dokuz sene kaldı. İbrahim bin Edhem hazretleri, bu mağarada kalırken, insanlar onun hâlini anlamaya başladılar. Bu durumu hissedince derhâl mağarayı terkederek, Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktı. Sahrada giderken bir zât ile karşılaştı. O zât “İsm-i a’zamı” yâni Allahü teâlânın en büyük ismini öğretti. Bununla Allahü teâlâya dua etti. Hızır aleyhisselâm ile görüştü. O, kendisine “Sana ism-i a’zam’ı öğreten kimse, İlyas (a.s) idi” dedi ve çok sohbet ettiler. Daha sonra, İbrahim bin Edhem’in Nişâbur’da ikâmet ettiği mağarayı ziyaret eden Şeyh Ebû Said isminde bir zât, hayret edip, “Sübhânallah! O ne mübarek bir zât imiş. Burada bulunması bereketiyle burası öyle güzel kokuyor ki, eğer mağarayı misk ile doldursalar öyle güzel kokmaz” dedi.
Nakledildiğine göre İbrahim bin Edhem, bir müddet yürüyüp, iki rekât namaz kılarak Mekke’ye ulaştı. Harem-i Şerîf bulunan âlimler böyle bir zâtın gelmekte olduğunu haber alarak, kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. O ise, kimse beni tanımasın diye bir kafilenin önüne düşmüş geliyordu. Kendisini karşılamak isteyen başka kişiler de kafilenin önündeki İbrahim Edhem’e yaklaşıp, “Acaba İbrahim bin Edhem yaklaştı mı? Harem-i Şerîfin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da” diye soruyorlardı. O ise, “Bırakın o kötü kimseyi” diyordu. Bunun üzerine soranlar İbrahim Edhem’in ensesine bir tokat vurup, “Sen öyle yüksek bir zâta kötü diyebiliyorsun. Böyle söylemekle asıl sen kötü oluyorsun” diyorlar, İbrahim bin Edhem de “İşte ben de aynı şeyi söylüyordum” diye sesleniyordu.
-----------
Kaynak: İslâm âlimleri ansiklopedisi
“Babası Edhem, Belh şehri padişahı idi. Kendisi de Şehzâde olup, tahtta oturur, avlanmayı severdi. Bir gece tahtı üzerinde uyuya kalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavan sallanıyordu. ‘Kim o?’ diye seslendi. Damdaki kişi ‘Tanıdık biriyim, devemi kaybettim onu arıyorum’ cevabını verdi. İbrahim Edhem, ‘Hey şaşkın, ne diye damda arıyorsun? Damda deve mi olur?’ deyince, damdaki zât, ‘Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak daha mı acâib?’ dedi.
Bu sözlerden sonra kalbi Allahü teâlânın aşkı ile yandı ve şimdiye kadar yaptığı bütün günâhlara, hata ve kusurlara tövbe etti. Başka bir rivayet de şöyledir:
“Bir gün sarayda verilen bir ziyafette devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler beklerken gayet heybetli bir zât çıkageldi. Ne askerlerden ne hizmetçilerden hiçbir kimse ona, ‘Sen kimsin, burada ne işin var?’ deme cesaretini bulamadı. İbrahim Edhem, bu heybetli zâta ‘Ne istiyorsun?’ diye sordu. O zât ‘Bu handa konaklamak istiyorum’ dedi. İbrahim Edhem de ‘Burası han değil, benim sarayımdır’ cevabını verince, o zât ‘Bu saray bundan önce kimin idi’ diye sordu. İbrahim Edhem ‘Pederimin’ dedi. O zât ‘Ondan önce kimin idi’ diye tekrar sordu, o zât ‘Filân zâtın’ dedi. O zât ‘Ondan önce kimin idi’ diye sorunca İbrahim Edhem, ‘Filân oğlu filânın’ cevabını verdiğinde, o zât ‘Bunlara ne oldu’ diyerek tekrar sordu. İbrahim Edhem, bu soruyu da ‘Öldüler’ karşılığını verince, heybetli kimse ‘Bu nasıl senin sarayın ki, biri gelmeden biri gitmede?’ diye seslenerek, geldiği gibi çıkıp gitti. O zâtın peşine düşen İbrahim Edhem, ‘Sen kimsin?’ diye sorunca, o zât da ‘Ben Hızır’ım’ diye cevapladı. Bundan sonra İbrahim Edhem hazretlerinin derdi çoğaldı, kalbindeki aşk-ı ilâhi ateşi fazlalaştı.
Miladî 714’de Belh şehrinde dünyaya gelip, 779’da Şam’da vefat eden, asıl ismi İbrahim bin Edhem bin Mansur, künyesi de Ebû İshâk olan ve Nesebi hazreti Ömer’e kadar dayanan İbrahim Edhem’in başından şöyle bir olay geçti:
Bir gün atına binerek, av köpeğini yanına alıp ava çıktı ve karşısına bir hayvan çıktı. Atını hayvana doğru sürünce gaibden “Yâ İbrahim sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın” diye bir ses işitti. Durup sağına soluna baktı kimseyi göremeyince içinden “Bu iblis’tir” diye geçirdi. Tekrar atını sürdü ve aynı sesi bir daha işitip, yine ‘Bu iblis’tir’ dedi. Bu hâl 3 defa tekrar edip, kimseyi göremeyince “Âlemlerin Rabbinden bana ikaz geldi. Rabbim salih insan olmamı istiyor” diyerek avdan vazgeçip, bu hadise üzerine o kadar çok ağladı ki, elbisesi gözyaşları ile ıslandı. Geri dönünce bir çobana rastladı ve bunun babasının çobanlarından birisi olduğunu anladı. Onun abasını ve başlığını alarak kendi elbiselerini ona verip, herşeyi bir tarafa bıraktı, Allahü teâlânın yoluna girdi.
Merv şehrine doğru giderken yolda gözleri görmeyen bir adamın köprüden geçtiğini, ancak nehire düşmek üzere olduğunu gördü. Adama acıyıp, “Allahümmahfez-hu”, yâni “Ey Allahım, onu koru, muhafaza et” diye dua etti. Bunu söyleyince nehire düşmekte olan â’ma adam köprü ile nehir arasında, boşlukta kaldı, düşmedi. Etraftakiler adamı tutup, yukarı çektiler ve İbrahim Edhem’in büyüklüğünü tasdik ettiler. Daha sonra Nişâbura giderek, hep kendi ile meşgûl olup, her an Allahü teâlâya ibadet ve tâatte bulunmak için bir yer aradı, bir mağarada dokuz sene kaldı. İbrahim bin Edhem hazretleri, bu mağarada kalırken, insanlar onun hâlini anlamaya başladılar. Bu durumu hissedince derhâl mağarayı terkederek, Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktı. Sahrada giderken bir zât ile karşılaştı. O zât “İsm-i a’zamı” yâni Allahü teâlânın en büyük ismini öğretti. Bununla Allahü teâlâya dua etti. Hızır aleyhisselâm ile görüştü. O, kendisine “Sana ism-i a’zam’ı öğreten kimse, İlyas (a.s) idi” dedi ve çok sohbet ettiler. Daha sonra, İbrahim bin Edhem’in Nişâbur’da ikâmet ettiği mağarayı ziyaret eden Şeyh Ebû Said isminde bir zât, hayret edip, “Sübhânallah! O ne mübarek bir zât imiş. Burada bulunması bereketiyle burası öyle güzel kokuyor ki, eğer mağarayı misk ile doldursalar öyle güzel kokmaz” dedi.
Nakledildiğine göre İbrahim bin Edhem, bir müddet yürüyüp, iki rekât namaz kılarak Mekke’ye ulaştı. Harem-i Şerîf bulunan âlimler böyle bir zâtın gelmekte olduğunu haber alarak, kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. O ise, kimse beni tanımasın diye bir kafilenin önüne düşmüş geliyordu. Kendisini karşılamak isteyen başka kişiler de kafilenin önündeki İbrahim Edhem’e yaklaşıp, “Acaba İbrahim bin Edhem yaklaştı mı? Harem-i Şerîfin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da” diye soruyorlardı. O ise, “Bırakın o kötü kimseyi” diyordu. Bunun üzerine soranlar İbrahim Edhem’in ensesine bir tokat vurup, “Sen öyle yüksek bir zâta kötü diyebiliyorsun. Böyle söylemekle asıl sen kötü oluyorsun” diyorlar, İbrahim bin Edhem de “İşte ben de aynı şeyi söylüyordum” diye sesleniyordu.
-----------
Kaynak: İslâm âlimleri ansiklopedisi





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.