Hz. Mevlânanın Hakka yürümesi

Başta TRT-1 olmak üzere, bazı yerli ve yabancı kanallar Hz. Mevlâna’yı anma törenlerinin son gecesi olan “Şeb-i Arûs”u naklen yayınladılar. Böylece, ilk defa kısa kesilmeden yayını sonuna kadar seyretme imkânını bulduk. Semâ âyininde dördüncü selâm tamamlanıp, Ahmet Çalışır’ın okuduğu “Haşr” sûresi ve postnişin Mustafa Holat’ın yaptığı duadan sonra semazenlerin vedalaşmasına kadar törenin tamamı naklen verildi. Mevlevîler ölümü “Hakk’a yürümek” olarak tâbir eder. 16 yaşında iken Sivas Mevlevihânesine intisab ettiğini söyleyen Mehmet Dedenin (Susamış) vefat haberi de bu başlığı taşıyordu. Hz. Mevlâna, “Ölümümden sonra kabrimizi yerde aramayın. Bizim kabrimiz ârif kişilerin gönülleridir” derken, Mevlevîler o geceden Şeb-i Arûs (Düğün gecesi, sevgiliye, yâni Allah’a kavuşma) olarak bahseder.
Devrin seraskeri Feridun bin Ahmed-i Sipahsâlar, gönüller sultanının “Herşey aslına döner” gerçeğince bâkî âleme geçmesi yaklaşınca Konya’da günlerce zelzele meydana geldiğini, felâketin sebebini soranlara Hz. Mevlâna’nın, “Gönülleriniz rahat olsun, zira yer acıkmıştır, yağlı bir lokma istiyor. Muradına çabuk ulaşacak ve bu sıkıntı çabuk ortadan kalkacak” dedikten sonra, gece bir rüya gördüğünü, bir ihtiyarın “Bizim tarafa gel” diye işaretle, vefatının yakın olduğunu kaydederek şunları yazıyor:
“Çok geçmeden rahatsızlığı arttı, büyük zâtlar sık sık hastalığını sormaya geldiler. Tedavisi ile meşgûl olan devrin ünlü tabibleri Gazanferî ve Ekmelüddîn, her seferinde Mevlâna’nın nabzını tutuyor, teşhis koymak için tıp kitaplarını karıştırıyorlardı. Fakat her defa nabzının bir başka şekilde olduğunu anlayıp, teşhiste aciz kalınca kendi hâlini bildirmesini rica ettiler. İstekleri kabul edilmeyip, hazretin dünyasını değiştirme vakti geldiğini anlayınca, özlemle gözyaşlarını akıtmaya başladılar. Nihayet 5 Cemaziyelâhir 672 (Miladî 17 Aralık 1273) Pazar günü âlemin güneşi Hz. Mevlâna, gözlerini kapatarak başka bir âleme uçtu. Haber şehirde çabuk yayıldı. Her tabakadan zengin fakir, tanıyan tanımayan, Müslüman ve Hıristiyan’ın feryadı yükseldi. Feryad figan eden insanlar üzüntüden elbiselerini yırtıp, başlarına toprak saçarak içlerinden gelen şu beyti okudular:
“O feleklerin güneşi toprağa gömüldü, ben niçin başıma toprak saçmayayım? Dünyayı aydınlatan kandil sönmüş, bugün benim günüm niçin gece olmasın?”
Mevlâna Hüdavendigâr hazretlerinin kefenlenmesi ve diğer işlemleri o gece tamamlanarak, mübarek nâşı ertesi sabah erkenden musalla taşına konuldu. Müslümanlar, “Mevlâna bizimdir, bizim imâmımızdır. Sizinle ne ilgisi var?” diyerek cenaze merasimine katılmak isteyen müslüman olmayanları engellemek isterken, onlar “Biz Musa’nın, İsa’nın ve diğer peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp, öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve mürîdi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Hz. Mevlâna’nın zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakîkatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nûruyla aydınlanır. Mevlâna ekmek gibidir. Ekmekten kaçan aç gördünüz mü?” diyor, papazlar, rahipler ve keşişler de “O bizim velînimetimizdi” diye gözyaşları döktüler.
Muarrif (Allah, peygamber, ashab ve hayır sahiplerinin adını anarak dua edilmesini sağlayan müezzin) Hz. Pîr’in vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddini Konevî’ye hitaben “Şeyhlerin sultanı buyur” diyerek cenaze namazını kıldırmasını istedi. Şeyh Konevî, namazı kıldırmak üzere ilerleyince, “Ah” çekerek kendinden geçip yere yığıldı. Bunun üzerine namazı Kadı Sirâceddin kaldırdı. Sadreddini Konevî, kendine geldikten sonra “Ah” çekmesinin sebebini sorduklarında, “Tam ilerlediğim sırada saf bağlamış, namaz ve niyazla meşgûl hâlde melekleri gördüm ve bu hâlin heybetinden aklım başımdan gitti, kendimden geçtim” dedi. Hz. Mevlâna’nın cenazesi o zamana kadar görülmemiş kalabalık tarafından eller üzerinde taşınarak ancak ikindi vakti daha sonra babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in de medfun bulunduğu gül bahçesinde defnedilebildi. Sultan Veled, babasının vefatıyla ilgili olarak şunları söyledi:
O anda öyle nazar değdi ki, o matem içinde felek inledi. Rum ve Türk köylüler üzüntü ile yakalarını yırtmış hâlde hepsi cenazede hazır bulundu. Halk gece gündüz ‘O hazine toprağın altına gömüldü’ dedi. Ediplerin sultanı Bedreddin Yahya, mersiye olarak ‘Senin kederinle ıslanmayan göz nerede? Senin mateminle yırtılmayan yaka nerede. Yemin ederim ki, senden daha iyisi toprağa düşmedi’ yazdı.
Hz. Mevlâna’nın sandukasının etrafını Divan-ı Kebir’den seçilmiş şu dokuz beyit sarıyor:
1-Ölüm günü tabutum yürüyünce şu dünyanın derdi ile dertleniyor sanma. 2-Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte üzülmenin sırası o zamandır. 3-Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. Benim kavuşma zamanım o vakit olacaktır. 4-Beni toprağa koyunca ‘elveda elveda’ deme. Kabir cennetin perdesidir. 5-Gurubu gördün ya doğmayı da seyret. Güneşle aya batmaktan ne zarar gelir? 6-Sana batış görünür amma o doğmaktadır. Kabir saptırması hapis gibi görünür amma canın kurtuluşudur. 7-Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı. Niçin insan hakkında yanlış bir zanna kapılırsın. 8-Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da dolu çıkmadı. Can Yusuf’u neden kuyudan ziyan görsün, niçin figan etsin. 9-Bu tarafta ağzını kapadın mı o tarafa aç. Artık senin hay huyun mekânsızlığın boşluğundadır.
Yüce Yaradan, cümlemize şefaatçi kılsın. Amin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi