Necip Fazıl Kocaman
Garibanın Donu, Zenginin Fonu
Bir toplumun vicdanı, en zayıf ferdinin sofrasındaki ekmeğin boyutunda ve kış kapıya dayandığında yaktığı sobanın sıcaklığında ölçülür. Bugün sokağa çıkıp derin bir nefes aldığınızda ciğerlerinize dolan sadece mevsimin keskin ayazı değil; giderek derinleşen, taban ile tavan arasındaki makası uçuruma çeviren ağır bir adaletsizlik duygusudur. Halk arasında çaresizliği hicveden acı bir deyim vardır: "Garibanın donu, zenginin fonu..." Kulağa kaba bir tekerleme gibi gelen bu ifade, aslında modern iktisat teorilerinin sayfalar dolusu grafiklerle anlatamadığı yalın ve yakıcı bir sistem krizinin en berrak özetidir.
Kış kapıyı çalarken hava sıcaklıklarının düşüşü, yalnızca termometrelerin ibresinde bir değişim yaratmıyor; milyonlarca evin bütçesinde telafisi imkânsız çatlaklar açıyor. Kombinin derecesini bir tık yükseltmenin lüks, doğal gaz sayacının her dönüşünün bir kaygı vesilesi olduğu bir hayat düzenindeyiz. Asgari ücretle, binbir emekle ayakta durmaya çalışan dört kişilik bir ailenin akşam sofrasına oturun: Masanın ortasında duran ekmek, ertesi günün servis parası, ay sonu kapıya dayanacak kira ve elektrik faturası arasında pay edilmeye çalışılan görünmez bir gerginliğe eşlik eder. Anne ve baba, çocuklarının gözünün içine bakarken "Acaba montu bu sene de idare eder mi?" hesabını yaparken, kışın gelişi bir mevsim dönüşümü değil, doğrudan doğruya bir hayatta kalma sınavıdır.
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğinizde ise bambaşka bir evrenle karşılaşırsınız. Emek vermeden, katma değer üretmeden, tamamen kurulan finansal cambazlıklar, spekülatif hamleler ve haksız kazanç kapıları üzerinden servetine servet katan bir zümre... Bir tarafta ay sonunu getirebilmek adına akşam pazarının dağılma saatini bekleyen insanlar varken; diğer tarafta tek bir gecede, tek bir fon hareketiyle milyarları cebe indiren, vergisi ötelenen, borcu silinen bir avuç imtiyazlı. Bu tablo, bireysel bir zenginlik ya da başarı hikâyesi olarak meşrulaştırılamaz. Bu, mevcut ekonomik çarkların kimin sırtında dönüp kimin kasasını doldurduğunu açıkça gösteren ahlaki bir çürümedir.
Sermayenin emeği bu denli ezdiği, üretimin değil rantın ödüllendirildiği bir düzende zengin ile yoksul arasındaki fark yalnızca gelirle ölçülmez; yaşam hakkının niteliğiyle, hatta insanın kendi onurunu koruyabilme mücadelesiyle ölçülür. Bir asgari ücretli, aldığı maaşla temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi sürekli enflasyonun altında ezilerek daha da yoksullaşıyorsa; ancak hiçbir risk almadan ya da usulsüz ayrıcalıklarla kasasını dolduranlar zenginlik rekorları kırıyorsa, burada "serbest piyasa" değil, açık bir bölüşüm şoku yaşanıyor demektir. Garibanın tasarruf etmeye çalıştığı üç kuruş, dolaylı vergiler ve artan zamlar yoluyla toplanıp fonların, teşviklerin ve rant musluklarının arkasındaki sermayedarlara akıtılmaktadır.
Bu kısır döngü sürdürülebilir değildir. Bir taraf donarken diğer tarafın limitsizce ısıtıldığı bir yapıda, toplumsal huzurdan ve adaletten söz etmek imkânsız hale gelir. Zenginleşmenin tek ölçütü alın teri, bilgi ve gerçek üretim olmalıdır; haksız imtiyazlar ve kuralsız rant alanları değil. İnsanların temel ısınma, barınma ve beslenme hakkının lüks kategorisine sokulduğu bir çağda, sistemin aksayan yönlerini görmezden gelmek deve kuşunun başını kuma gömmesinden farksızdır.
Eğer bir memlekette gariban kışın ortasında faturasını düşünmekten titriyor, öte yanda fonların ve faizlerin getirdiği haksız milyarlar pervasızca kutlanıyorsa; sorgulanması gereken şey insanların geçinme becerisi değil, o sofradaki ekmeği bu kadar küçülten terazinin ta kendisidir. Terazi doğru tartmadığı müddetçe, ne bahar tam anlamıyla gelir ne de o soğuk kış geceleri vicdanlarda diner.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.