Ben 2010 Yılına Ezan Sesleriyle Girdim
Yayınlanma:
2010 yılına gireli tam bir hafta oldu. Bir hafta ne zaman oluverdi diye şaşırmayan. Biz farkına varsak da varmasak da zaman ilerliyor. Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları, yıllar yılları, hattâ asırlar asırları takip edecek ve zaman Allah'ın koyduğu ölçüler içerisinde devam edip gidecek. Biz, zamanın ilerleyişine değil, işimize bakalım,
Gerçi yeni yılın yedinci günündeyiz, ama bu yazıyı yazmak için geç kalmış sayılmayız.
Başkalarının 2010 yılına ne ile ve nasıl girdiklerini bilmiyorum ve düşünmüyorum da. Herkesin yeni yıla nasıl girdikleri beni ilgilendirmez diye düşündüm. Onların yeni yıla giriş şekillerinin hesabını da ben verecek değilim ya. Yeni yıla iyi niyetle ve temiz duygularla başlayanlarınki başladıkları gibi tamamlansın. Temennimiz; kötü başlayanların yeni yılı, onların da akıllarını başlarına getirsin ve bir daha ki yeni yıla onlar da akıllanmış olarak iyi başlasınlar ve faydalı işler yapsınlar.
Tümüne medya dediğimiz gazete ve televizyonlar, halkımızı veya seyirci ve okuyucularını yeni yıla pek düzeyli ve ahenkli bir şekilde başlatmadılar. Ekranlarda ve kağıtlar üzerinde yaptıkları yetmiyormuş gibi, bir de abartılı zam haberleriyle milletin zihnini alt-üst ettiler ve moralini bozdular.
Resmi ve özel televizyonlar yeni yıla sallanarak, yuvarlanarak ve soyunarak girdiler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi birde ekranları oryantallerle kirlettiler. Acındırıcı, ürkütücü ve korkutucu trafik kazaları ve soba zehirlenmelerini de abartarak ilâve etmeyi ihmal etmediler.
Yeni zaman dilimine böyle başlandı diye 2010 yılı bunlara uyup ve aldanıp inşallah sallanıp yuvarlanmaz ve utanır da soyunmaz. Gök ve yer, görünürde ve görünmezde ne varsa onların yaptığını ve sizde böyle yapın dediğini dikkate alarak soyunup dökünüp ortalığı alt-üst etmez. İnşallah 2010, bunların istediği ve plânladığı gibi bir felâket ve korku yılı olmaz. Göklerde ne varsa yere inmez, yerde ne varsa göklere yükselmez. Denizlerde dalgalar, karada fırtınalar, çöllerde kumlar ve göklerde bulutlar ekranlardaki keşmekeşe dönmez. Dağlar soyunmaya heveslenip toprak ve kaya cinsinden üstlerinde ne varsa düzlüklere indirmez. Nehirler, göller ve barajlar taşıp sel suları köy ve kasabaları yaşanmaz hale getirmez, insan ve hayvan cinsinden ne varsa sürükleyip götürmez.
Yukarıdaki ifadelerin ilham kaynağı; özellikle televizyonların yılbaşı gecesinde ekranlara taşıdıkları zevksiz ve ruhsuz programlardır.
Böyle yazmakla ben, felâket tellallığı yapmış olmuyorum. İstesem de zaten yapamam. Sadece yeni yıl münasebetiyle yılbaşı gecesi medyada gördüklerimi ve okuduklarımı yorumluyorum. Gördüklerimi dersem biraz da yalan olur. Bakamadım ki göreyim, millî kültür adına bir motif yakalayamadım ki seyredeyim. Televizyonların ilk yıllarındaki yılbaşı programları, bu günkü programlardan daha seviyeli idi. Sanki dünyada nezih, güzel, seviyeli, insanın ruhunu okşayan ve gönlünü fetheden bir şey kalmamış. Hanımefendi ve beyefendi tipleri de televizyon piyasasından çekilmiş. İstanbul efendisi Türkçesiyle, lehçesiyle, kıyafetiyle, tavır ve mimikleriyle kayıplara karışmış. Bu piyasada aktör veya artist geçinenler Rumeli, Karadeniz, Doğu ve Çukurova şivesiyle konuşmaya ne kadar meraklılar. Yapımcı ve yönetmenlerde tipleri öyle konuşturmak için epey zorlanıyorlardır her halde.
Aslında ben, tolerans ve anlayış sahibi bir kimseyim. Bu halime rağmen ben bu dizileri, yorumcuları, hattâ eğlence programlarını seyredemiyorum. TRT televizyon kanallarının, yurt içi ve yurt dışı atılımları ve açılımlarıyla çoğaldığını biliyorum. Kusura bakmasınlar onları da bu suçlamaların dışında saymıyorum.
Bildiğiniz gibi yılbaşı gecesi dedikleri an, Cuma gecesi idi. Halkın bir kısmı yılbaşı gecesini kutlamaya hazırlanırken, televizyon kanalları o gecenin eğlence programlarını parlak ışıklarla reklâm ederken bütün camilerden Cuma Salası yükseliyordu. Demek ki 2010 yılının ilk gecesi Cuma gecesi idi. Bize çocukken büyüklerimiz ailemizden ölenlerin Cuma geceleri evimize, yani bizleri ziyarete, belki de o gece ruhları için okunacak Yasin-i şeriflere amin demeye geldiklerini söylerlerdi. 2010 yılının birinci gününün gecesi Cuma gecesi diye ziyarete gelen ruhlar, yılbaşı gecesi programlarıyla karşılaşınca acaba ne dediler ve ne düşündüler? Belki de yanlış gelmişiz diye şaşkına döndüler.
2010 yılının ilk gecesi, gecenin karanlığı yavaş yavaş yerini gündüzün aydınlığına bırakmak üzereyken minarelerden Sabah Namazı ezanları okunuyordu. Allah-ü Ekber sedâları insanın ruhuna işliyor ve gönüllere ferahlık veriyordu. Sabahın tatlı havasında 2010 yılının güzel geçeceğinin haberini veren ve ilâhî rahmetin müjdecisi olan ezan sesleri, insanı karışıklıktan ve kargaşadan, anlaşılmamışlıktan kurtarıyor ve sahil-i selâmete çıkarıyordu. O sabah ezanı dinlerken içimden şöyle bir ses yükseldi:
“Kim ne yaparsa yapsın. Bu dünyayı çirkinleştirmek, insanlığı bunalımlara sürüklemek isteyenlerin plân ve programları ne olursa olsun. Gökyüzünü, viski kokularıyla karışık rengarenk ışıklar ne kadar kaplarsa kaplasın ben, 2010 yılına ezan sesleriyle, ezan sesleriyle nurlanan aydınlıkla giriyorum. Sana şükürler olsun Ya Rabbi.”
Gerçi yeni yılın yedinci günündeyiz, ama bu yazıyı yazmak için geç kalmış sayılmayız.
Başkalarının 2010 yılına ne ile ve nasıl girdiklerini bilmiyorum ve düşünmüyorum da. Herkesin yeni yıla nasıl girdikleri beni ilgilendirmez diye düşündüm. Onların yeni yıla giriş şekillerinin hesabını da ben verecek değilim ya. Yeni yıla iyi niyetle ve temiz duygularla başlayanlarınki başladıkları gibi tamamlansın. Temennimiz; kötü başlayanların yeni yılı, onların da akıllarını başlarına getirsin ve bir daha ki yeni yıla onlar da akıllanmış olarak iyi başlasınlar ve faydalı işler yapsınlar.
Tümüne medya dediğimiz gazete ve televizyonlar, halkımızı veya seyirci ve okuyucularını yeni yıla pek düzeyli ve ahenkli bir şekilde başlatmadılar. Ekranlarda ve kağıtlar üzerinde yaptıkları yetmiyormuş gibi, bir de abartılı zam haberleriyle milletin zihnini alt-üst ettiler ve moralini bozdular.
Resmi ve özel televizyonlar yeni yıla sallanarak, yuvarlanarak ve soyunarak girdiler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi birde ekranları oryantallerle kirlettiler. Acındırıcı, ürkütücü ve korkutucu trafik kazaları ve soba zehirlenmelerini de abartarak ilâve etmeyi ihmal etmediler.
Yeni zaman dilimine böyle başlandı diye 2010 yılı bunlara uyup ve aldanıp inşallah sallanıp yuvarlanmaz ve utanır da soyunmaz. Gök ve yer, görünürde ve görünmezde ne varsa onların yaptığını ve sizde böyle yapın dediğini dikkate alarak soyunup dökünüp ortalığı alt-üst etmez. İnşallah 2010, bunların istediği ve plânladığı gibi bir felâket ve korku yılı olmaz. Göklerde ne varsa yere inmez, yerde ne varsa göklere yükselmez. Denizlerde dalgalar, karada fırtınalar, çöllerde kumlar ve göklerde bulutlar ekranlardaki keşmekeşe dönmez. Dağlar soyunmaya heveslenip toprak ve kaya cinsinden üstlerinde ne varsa düzlüklere indirmez. Nehirler, göller ve barajlar taşıp sel suları köy ve kasabaları yaşanmaz hale getirmez, insan ve hayvan cinsinden ne varsa sürükleyip götürmez.
Yukarıdaki ifadelerin ilham kaynağı; özellikle televizyonların yılbaşı gecesinde ekranlara taşıdıkları zevksiz ve ruhsuz programlardır.
Böyle yazmakla ben, felâket tellallığı yapmış olmuyorum. İstesem de zaten yapamam. Sadece yeni yıl münasebetiyle yılbaşı gecesi medyada gördüklerimi ve okuduklarımı yorumluyorum. Gördüklerimi dersem biraz da yalan olur. Bakamadım ki göreyim, millî kültür adına bir motif yakalayamadım ki seyredeyim. Televizyonların ilk yıllarındaki yılbaşı programları, bu günkü programlardan daha seviyeli idi. Sanki dünyada nezih, güzel, seviyeli, insanın ruhunu okşayan ve gönlünü fetheden bir şey kalmamış. Hanımefendi ve beyefendi tipleri de televizyon piyasasından çekilmiş. İstanbul efendisi Türkçesiyle, lehçesiyle, kıyafetiyle, tavır ve mimikleriyle kayıplara karışmış. Bu piyasada aktör veya artist geçinenler Rumeli, Karadeniz, Doğu ve Çukurova şivesiyle konuşmaya ne kadar meraklılar. Yapımcı ve yönetmenlerde tipleri öyle konuşturmak için epey zorlanıyorlardır her halde.
Aslında ben, tolerans ve anlayış sahibi bir kimseyim. Bu halime rağmen ben bu dizileri, yorumcuları, hattâ eğlence programlarını seyredemiyorum. TRT televizyon kanallarının, yurt içi ve yurt dışı atılımları ve açılımlarıyla çoğaldığını biliyorum. Kusura bakmasınlar onları da bu suçlamaların dışında saymıyorum.
Bildiğiniz gibi yılbaşı gecesi dedikleri an, Cuma gecesi idi. Halkın bir kısmı yılbaşı gecesini kutlamaya hazırlanırken, televizyon kanalları o gecenin eğlence programlarını parlak ışıklarla reklâm ederken bütün camilerden Cuma Salası yükseliyordu. Demek ki 2010 yılının ilk gecesi Cuma gecesi idi. Bize çocukken büyüklerimiz ailemizden ölenlerin Cuma geceleri evimize, yani bizleri ziyarete, belki de o gece ruhları için okunacak Yasin-i şeriflere amin demeye geldiklerini söylerlerdi. 2010 yılının birinci gününün gecesi Cuma gecesi diye ziyarete gelen ruhlar, yılbaşı gecesi programlarıyla karşılaşınca acaba ne dediler ve ne düşündüler? Belki de yanlış gelmişiz diye şaşkına döndüler.
2010 yılının ilk gecesi, gecenin karanlığı yavaş yavaş yerini gündüzün aydınlığına bırakmak üzereyken minarelerden Sabah Namazı ezanları okunuyordu. Allah-ü Ekber sedâları insanın ruhuna işliyor ve gönüllere ferahlık veriyordu. Sabahın tatlı havasında 2010 yılının güzel geçeceğinin haberini veren ve ilâhî rahmetin müjdecisi olan ezan sesleri, insanı karışıklıktan ve kargaşadan, anlaşılmamışlıktan kurtarıyor ve sahil-i selâmete çıkarıyordu. O sabah ezanı dinlerken içimden şöyle bir ses yükseldi:
“Kim ne yaparsa yapsın. Bu dünyayı çirkinleştirmek, insanlığı bunalımlara sürüklemek isteyenlerin plân ve programları ne olursa olsun. Gökyüzünü, viski kokularıyla karışık rengarenk ışıklar ne kadar kaplarsa kaplasın ben, 2010 yılına ezan sesleriyle, ezan sesleriyle nurlanan aydınlıkla giriyorum. Sana şükürler olsun Ya Rabbi.”





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.