Anma Törenlerinden Hatıralar!
Yayınlanma:
Hz. Mevlâna’nın vefatının 736. yıldönümünde düzenlenen anma törenleri dün Şeb-i Arûs’la sona erdi. Bu münasebetle yurtiçi ve yurt dışından gelen binlerce kişinin geldiği şehrimiz yine olağanüstü günler yaşadı. Hz. Pîr ile babası Sultanü’l-Ulemâ Bahaeddin Veled, oğulları, yakınları ve müridlerinin medfun olduğu, sonradan Mevlevîhâne hâline getirilen dergâh günlerce dolup, boşaldı. Ayrıca, dergâha yakın olduğu için Mevlâna’nın can dostu Şems-i Tebrîzi’nin aynı adı taşıyan mescidin içinde bulunan, aslında makamı olan sanduka sık ziyaret edilen yerler arasında idi. Öyle ki, namaz vakitleri dikkate almadan ve çıkarmaya bile gerek duymadıkları ayakkabılarının üzerine galoş geçirerek halıların üzerine basa basa mescide girip çıkan kadınlı-erkekli grupların biri giderken diğeri geldi. Nitekim, bu yüzden namaz kıldıktan sonra mescidden çıkmakta güçlük çeken cemaatin “Namazsız niyazsız bir sürü insan, nereye girdiklerinin farkında bile değiller” diye tepki gösterdiği görüldü.
Bu arada, Mevlâna’nın hocası Şeyh Sadreddin-i Konevî’nin kabrini ziyaret etmek ne kimsenin aklına, ne de tur rehberlerinin merkeze hayli uzak olduğu için grupları “Huzur-ı Şeyh” e götürmek işlerine gelmedi. Bu ihmâlde yıllardır yapılan yayınların, söylemlerin, Hz. Mevlâna üzerinde yoğunlaşan törenlerin ve türlü etkinliğin Şeyh Konevî’yi yıllardan beri hep geri planda bıraktığını müsebbib olanlar acaba hiç düşündü mü? Öte yandan anma törenleri için gelen bazı kadınların “Mevlâna’yı ziyaret eden yarım hacı olur” diyerek, gûya Hz. Mevlâna’yı yücelttiklerini sandıklarını belki içinizde duyanınız olmuştur. Böylesine cehalet eseri sözleri işittiğim zaman benim tüylerim diken diken oldu. İstanbul’da ilk Ramazan orucunu Oruç Baba türbesinde açan, kocalarından habersiz kiliseye giderek şifa için papaza başvuran, erkek-kadın Büyükada’da kiliseye mum yakan müslümanların bulunduğu günümüzde Hz. Mevlâna’yı halâ “Yolunun tozuyum” dediği Peygamber efendimiz (sav), ya da sahabelerle eş tutanlara ve bu zemini hazırlayanların oluşuna şaşmamak gerekir. Sahip olduğu onca zâhiri ilmine rağmen, bâtınî ilim için ilerlemiş yaşında Abdülhâkim Arvasî hazretlerinin önüne diz çöküp, boyun büken ünlü şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek, aradaki farkı belirtmek için “Peygamber halkası” isimli eserinde, “Allah’ın izni ile elinin bir darbesi dünyayı şakkedecek (ikiye ayıracak) kudrete sahip bir evliyâ, en küçük sahabe Hz. Vahşi’nin bindiği atın burnuna kaçan toz zerresinden daha küçüktür” diyor.
Ne yazık ki, geçmişte anma törenleri münasebetiyle şehrimize gelen misafirlerin Hz. Mevlâna, Sadreddin-i Konevî ve Şems-i Tebrîzi’yi ziyaretlerinde, kimi ziyaret ettiklerinin idrâki içinde oldukları ve taşıdıkları duygu, hâl ve tavırlarından açıkca belli olurdu. Delikanlı yaşında dergâha intisab etmek için Ankara’dan yürüyerek Konya’ya gelen Ankaravî Mehmet Dede’nin Kubbe-i Hadra’yı görünce yere çökerek elleri ve dizlerinin üzerinde ilerleyip, eşiğini öperek dergâha girdiği kaydedilir. Mevlâna’nın sağlığında dergâhtaki dervişlerin “Huzur-ı Pîr” e girerken destur (izin) aldıkları, vefatından sonra da muhibleri yakın zamana kadar temsilî olarak destur istemeye devam ettikleri bilinir. Sâdece dergâhın iç kapısından girerken destur almak bir yana, mevlevî soyundan gelenler, ya da mevlevîlerin yakınında olanlar anma törenleri sırasında yolda, salonun koridorlarında karşılaşınca sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak dervişlere has şekilde selâmlaşırlardı. Mevlevî âdâbından eserin kalmadığı günümüzde ziyaretçilerin destur almak ve sükûnet bir yana, tâbir-i câizse mânevî huzura gelişigüzel girip çıktıkları görülüyor.
Sözün burasında yıllar önceki anma törenleri ile ilgili hatıralardan birkaçını nakletmek istiyorum:
60’lı yıllarda törenlerde Mevlevîlik üzerine konuşmalar yapan Milliyet gazetesi başmuharriri Ref’i Cevad Ulunay, Atatürk Spor Salonu’na gelince semazenlerin odasında bir müddet sohbet ederek, bu arada sedef kakmalı küçük bir kutudan çıkardığı bir miktar “Enfiye” yi sağ elinin baş ve işaret parmakları arasındaki düzlüğe döküp, burnuna çekerdi. Turizm Derneği Başkanı Feyzi Halıcı ile neyzen Niyazi Sayın, Aralık ayı olmasına rağmen tenis oynama geleneğini sürdürürlerdi. Hafta boyunca Kâdirîler, semâ töreninden sonra Yatağanlı Mustafa Özdemir’in Uluırmak’taki, Konyalı neyzen Hasan Çopur’un Meram’daki, yazar Sefa Odabaşı’nın Form’daki evlerinden birisinde Niyazi Sayın, Akagündüz Kutbay ve Doğan Ergin’in üflediği ney ve kudümzen Nezih Uzel’in vurduğu bendirin ritmine uyarak kıyam zikri yaparlardı. Bu zikirleri çok sayıda Amerikalı, Fransız, Kanadalı, İsviçreli, Alman kadın ve erkek sufi’nin büyük bir ilgi ile seyrettiğini görmüştüm. Semazenlere tennurelerini postnişin Mithat Bahari Beytur besmele ile giydirir, yıllarca Naat-ı Mevlâna’yı okuyan Kâni Karaca ve âyinhan hafız Hüseyin Top’a değişik camilerde kâmet ve Cuma ise iç ezan okurken rastlanırdı. Şeb-i Arûs törenlerinde Sadi Irmak, Süleyman Demirel ve yerli-yabancı birçok tanınmış şahsiyet hazır bulundu. Son yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’da geliyor, ancak Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın postnişin Selman Tüzün ve semazenleri ziyaretinde yaşanan mutlu tabloyu unutmuyorum. İnsan, geçmişin mânevî havasını arıyor. Vebâl, törenleri âyin olmaktan çıkarıp, işi senfoni çalmaya kadar vardırmak suretiyle festival görüntüsüne büründürerek, Hz. Mevlâna’nın ruhaniyetini muazzep edenlerin boynuna.
Bu arada, Mevlâna’nın hocası Şeyh Sadreddin-i Konevî’nin kabrini ziyaret etmek ne kimsenin aklına, ne de tur rehberlerinin merkeze hayli uzak olduğu için grupları “Huzur-ı Şeyh” e götürmek işlerine gelmedi. Bu ihmâlde yıllardır yapılan yayınların, söylemlerin, Hz. Mevlâna üzerinde yoğunlaşan törenlerin ve türlü etkinliğin Şeyh Konevî’yi yıllardan beri hep geri planda bıraktığını müsebbib olanlar acaba hiç düşündü mü? Öte yandan anma törenleri için gelen bazı kadınların “Mevlâna’yı ziyaret eden yarım hacı olur” diyerek, gûya Hz. Mevlâna’yı yücelttiklerini sandıklarını belki içinizde duyanınız olmuştur. Böylesine cehalet eseri sözleri işittiğim zaman benim tüylerim diken diken oldu. İstanbul’da ilk Ramazan orucunu Oruç Baba türbesinde açan, kocalarından habersiz kiliseye giderek şifa için papaza başvuran, erkek-kadın Büyükada’da kiliseye mum yakan müslümanların bulunduğu günümüzde Hz. Mevlâna’yı halâ “Yolunun tozuyum” dediği Peygamber efendimiz (sav), ya da sahabelerle eş tutanlara ve bu zemini hazırlayanların oluşuna şaşmamak gerekir. Sahip olduğu onca zâhiri ilmine rağmen, bâtınî ilim için ilerlemiş yaşında Abdülhâkim Arvasî hazretlerinin önüne diz çöküp, boyun büken ünlü şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek, aradaki farkı belirtmek için “Peygamber halkası” isimli eserinde, “Allah’ın izni ile elinin bir darbesi dünyayı şakkedecek (ikiye ayıracak) kudrete sahip bir evliyâ, en küçük sahabe Hz. Vahşi’nin bindiği atın burnuna kaçan toz zerresinden daha küçüktür” diyor.
Ne yazık ki, geçmişte anma törenleri münasebetiyle şehrimize gelen misafirlerin Hz. Mevlâna, Sadreddin-i Konevî ve Şems-i Tebrîzi’yi ziyaretlerinde, kimi ziyaret ettiklerinin idrâki içinde oldukları ve taşıdıkları duygu, hâl ve tavırlarından açıkca belli olurdu. Delikanlı yaşında dergâha intisab etmek için Ankara’dan yürüyerek Konya’ya gelen Ankaravî Mehmet Dede’nin Kubbe-i Hadra’yı görünce yere çökerek elleri ve dizlerinin üzerinde ilerleyip, eşiğini öperek dergâha girdiği kaydedilir. Mevlâna’nın sağlığında dergâhtaki dervişlerin “Huzur-ı Pîr” e girerken destur (izin) aldıkları, vefatından sonra da muhibleri yakın zamana kadar temsilî olarak destur istemeye devam ettikleri bilinir. Sâdece dergâhın iç kapısından girerken destur almak bir yana, mevlevî soyundan gelenler, ya da mevlevîlerin yakınında olanlar anma törenleri sırasında yolda, salonun koridorlarında karşılaşınca sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak dervişlere has şekilde selâmlaşırlardı. Mevlevî âdâbından eserin kalmadığı günümüzde ziyaretçilerin destur almak ve sükûnet bir yana, tâbir-i câizse mânevî huzura gelişigüzel girip çıktıkları görülüyor.
Sözün burasında yıllar önceki anma törenleri ile ilgili hatıralardan birkaçını nakletmek istiyorum:
60’lı yıllarda törenlerde Mevlevîlik üzerine konuşmalar yapan Milliyet gazetesi başmuharriri Ref’i Cevad Ulunay, Atatürk Spor Salonu’na gelince semazenlerin odasında bir müddet sohbet ederek, bu arada sedef kakmalı küçük bir kutudan çıkardığı bir miktar “Enfiye” yi sağ elinin baş ve işaret parmakları arasındaki düzlüğe döküp, burnuna çekerdi. Turizm Derneği Başkanı Feyzi Halıcı ile neyzen Niyazi Sayın, Aralık ayı olmasına rağmen tenis oynama geleneğini sürdürürlerdi. Hafta boyunca Kâdirîler, semâ töreninden sonra Yatağanlı Mustafa Özdemir’in Uluırmak’taki, Konyalı neyzen Hasan Çopur’un Meram’daki, yazar Sefa Odabaşı’nın Form’daki evlerinden birisinde Niyazi Sayın, Akagündüz Kutbay ve Doğan Ergin’in üflediği ney ve kudümzen Nezih Uzel’in vurduğu bendirin ritmine uyarak kıyam zikri yaparlardı. Bu zikirleri çok sayıda Amerikalı, Fransız, Kanadalı, İsviçreli, Alman kadın ve erkek sufi’nin büyük bir ilgi ile seyrettiğini görmüştüm. Semazenlere tennurelerini postnişin Mithat Bahari Beytur besmele ile giydirir, yıllarca Naat-ı Mevlâna’yı okuyan Kâni Karaca ve âyinhan hafız Hüseyin Top’a değişik camilerde kâmet ve Cuma ise iç ezan okurken rastlanırdı. Şeb-i Arûs törenlerinde Sadi Irmak, Süleyman Demirel ve yerli-yabancı birçok tanınmış şahsiyet hazır bulundu. Son yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’da geliyor, ancak Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın postnişin Selman Tüzün ve semazenleri ziyaretinde yaşanan mutlu tabloyu unutmuyorum. İnsan, geçmişin mânevî havasını arıyor. Vebâl, törenleri âyin olmaktan çıkarıp, işi senfoni çalmaya kadar vardırmak suretiyle festival görüntüsüne büründürerek, Hz. Mevlâna’nın ruhaniyetini muazzep edenlerin boynuna.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.