Yeni Ortadoğu ve Türkiye
Ortadoğu’da akıl almaz hızda yeni çok yönlü gelişmeler yaşanıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa ve İngiltere tarafından dizayn edilmiş olan suni siyasi sınırlar, ve onun üzerindeki totaliter yapılar yüzyıllardır birikerek sıkışan zaman zamanda bastırılan sosyo-politik enerjinin dışa vurumu ile beraber ya yıkılıyor veya değişiyor. Soğuk savaş sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde görülen siyasal ve stratejik haritanın değişimine benzer şeylerin Ortadoğu’da da kısmen gerçekleştiği veya kırılmaya bağlı bir yeni değişim sürecinin eşiğinde bulunduğu aşikardır. İç ve dış dinamikler ve onlar üzerindeki etkiler bir süreç içinde değerlendirildiği zaman Ortadoğuda yeni bir resmin doğmakta olduğu görülüyor. Ancak burada cevabı aranan soru nasıl bir Ortadoğu? Kendi dinamikleri tarihi ve kültürü ile uyumlu olacak olan bir Ortadoğu mu? Yoksa bunların manipüle edildiği uluslararası güçlerin ve onun uzantısı İsrailin çıkarlarının veya enerji kaynaklarının üretiminin ve elde tutulmasının merkeze alındığı bir Ortadoğu mu?
Suriye ve Irak’taki gelişmeler adeta Yeni Ortadoğu’nun nasıl olacağının işaretlerini veriyor. Bu ülkelerdeki totaliter yapıların yıkılması mezhep ve etnik temelli kanlı çatışmaların bu ülkelerin sınırlarını aşan bölgesel ve uluslararası tepkilere yol açtığı ve açmaya devam ettiği görülmektedir. Özellikle Türkiye’nin havlusunu temiz tutma bağlamında otuz yıldır büyük miktarda can ve mal kaybına yol açan hatta enerjisini verimliliğe dönüştürmede en önemli ayak bağı olan terör örgütü PKK ile başlattığı çözüm süreci de, ABD Başkanı Obama’nın ziyareti sırasında İsrail’in işlediği Mavi Marmara katliamından dolayı özür dileyip, Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek için öne sürdüğü şartları kabule yanaşması da bu devasa değişim birer yansıması niteliğindedir. Benzer bir şekilde İran’ın içten içe kaynaması (molla reformcu mücadelesi) ve dışarıdaki muhaliflere İsrail ve Amerikan desteği bu değişimin başka köşe taşlarını oluşturmaktadır.
“Yeni Ortadoğu” aynı zamanda büyük ölçüde siyasi ve idari sisteminin yanı sıra belki kültürel ve ekonomik sınırları bile bugünkünden çok farklı olacak yeni bir Türkiye’nin oluşması demektir. Ayrıca kültürel, etnik ve dinsel gerçekler çerçevesinde sil baştan şekillenecek bir Suriye ve yepyeni bir Irak da demektir. Yeni Ortadoğu’nun oluşum sürecinde sadece devletlerin değil, devlet dışı aktörler bile karakter, şekil ve yöntem değiştirecektir. Bu bağlamda olsa gerek terör örgütü PKK, stratejisi, örgütsel misyonu ve fonksiyonunda değişime giderek, kendisini uyarlama çabasının ilk belirtisini göstermiştir. Yine yıllardır uykuda olan terör örgütü DHKP-C’nin ayağa kalkması da Yeni Ortadoğu’nun inşa edilmesi süreciyle yakından ilişkilidir. Her ne kadar kimse pek ağzına almak istemese de terör örgütü PKK’nın silah bıraktıktan sonra alacağı yeni şekil ve Türkiye’de ve bölgede üstleneceği varsayılan yeni rolü de bu resmin bütünü içinde okumak gerekmektedir. Benzer uyum süreçleri veya değişim siyasi ve militarist yönü öne çıkan el-Kaide, Taliban ve Hizbullah’ın Ortadoğu’daki yapılanmalarında ve bunların bazı yerlerde meşru bir zeminde örgütlenmelerinde de görülmektedir
Hulasa bu Yeni Ortadoğu’nun Türkiye’de ve yakınındaki ülkelerde ne türden köklü değişikliklere yol açacağı üzerinde durulmalıdır. Mezhepsel ve etnik fay hatları boyunca cereyan eden çatışmalarla ne Irak’ın ne de Suriye’nin mevcut toprak bütünlüğünü ve ulusal birliğini koruyamayacağı artık aşikar. İzlediği katı mezhepçi siyasetle Başbakan Nuri el-Maliki bizzat kendi elleriyle Irak’ı fiilen üçe böldü. Bunlardan biri Irak’ın kuzeyinde Erbil merkezli Kürdistan Bölgesi, ikincisi ise Sünni Arapların yoğun olarak yaşadıkları Anbar bölgesidir. Artık bu bölgedeki Sünni topluluk kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesini konuşuyor. Diğeri de Basra veya Bağdad merkezli Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Irak Şii bölgesidir. Suriye’de ise Beşar Esed’ın artık ülkenin birlik ve bütünlüğünü koruma şansı bulunmuyor. Yerine gelecek olan muhaliflerin de, hem kendi aralarındaki ayrılıklar hem de Esed destekçileri ile aralarındaki uçurum yüzünden, Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü tesis etmelerinin hiç de kolay olmayacağı aşikardır. Bugüne kadar Suriye’yi yöneten azınlıktaki Nusayri, gayri Müslim ve bunların müttefiki olan grupların ülkenin bir kısmında kuracakları küçük bir devlete sığınma ihtimalleri her geçen gün güçleniyor. Böyle bir durumda ülkenin kuzeyindeki Kürtlerin de kendi egemenliklerinin peşinde koşacaklarını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Suriye’de çoğunlukta bulunan Sünni Arapların tamamen aynı kültürü paylaştıkları Irak Sünnileri ile birlikte hareket etmemeleri için de herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Son günlerde ise Suriye’deki Türkmenlerin bütünlük sergilemeye dönük örgütlenme çabaları da resmin geri kalan kısmını oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, Suriye’de temelde iki yeni siyasal yapının yani bunlardan biri Suriye’de bir “Nusayri-Hıristiyan devletçiği”, diğeri de Suriye ve Irak’taki Sünni Arapları bir araya getirecek olan bir “Sünni Arap” devletinin doğması beklenebilir. Ayrıca bu iki oluşumun dışında kalan Kürt ve Türkmenler’de Bağdat’la iplerini tamamen kopararak yeni arayışlara girecek olan Kuzey Irak örneğini model alarak yine onlarla birleşmeye temayüllü bir kuzey Suriye Kürt ve Türkmen oluşumunun doğması beklenebilir. Bu durumda Basra civarında İran çizgisinde bir Şii devleti, Lazkiye civarında yine İran çizgisinde bir Nusayri devleti İran tarafından desteklenecektir. Buna karşılık Suriye ve Irak Sünnilerinin oluşturacağı “Büyük Sünnistan”ın Araplardan destek bulacağından şüphe duyulmasın. Irak ve Suriye’de geri kalan unsurlardan Türkmenler ve Kürtler ise siyasi ve idari sistemi açısından köklü bir şekil değişikliğe giden Yeni Türkiye’nin unsurları olarak düşünülüyor olabilir.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.