Yabancı
Güneşin tenimi yakmasını, sıcak esen hafif rüzgarın yüzümü ıskalamasını istedim bir pazar. Fotoğraf makinemi de alıp yanıma dışarıya fırladım. Mahallemiz küçük biraz. Herkes tanır beni. Selamlar, hal hatır sormalar eksik olmaz dışarıya çıktığımda. Küçük çocuklar fotoğraf çekinmek ister. Bir iki poz harcarım onlara. Bir de adını sanını bilmediğimiz, mahallemizde gezip duran adam da fotoğraf çekinmek ister sürekli. O gün de onu görecektim galiba. Sokakları yavaş yavaş geçtim, kediler gördüm duman rengi. Bir iki poz. Geri döndüm sonra. Biraz yürüdüm. Bir baktım karşı kaldırımda o adam. Biraz önce de geçtim buradan ama görmedim onu. İlginçti. Neyse, yanına gittim. Suratıma baktı öylece. Tepkisizdi. Gözleri tuhaf bakıyordu, bir anlam yüklüydü beni içine çeken. Hayatın sırrını çözmüş gibiydi adeta. Bana doğru eğildi ve kısık sesle “Bir çay içelim mi?” diye sordu. Kabul ettim teklifini. Oturduk bizim kahveye. Şekerler eridi, dilinin bağı da çözülüyordu. Konuşmaya başladı.
**
“İnsanların bana neden böyle davrandıklarını bilmiyorum. Sanki hepsi bana düşman. Bir kaşık suyu geçtim bir damla bile yetecek beni boğmaları için. Gerçi her bakışlarında beni yerin dibine gömüyorlar. Gözlerinden çıkan ateşli oklar yüreğimi delip geçiyor. Edebiyat falan bilmem ben bakma böyle süslü cümleler kurduğuma. Küçükken ablam okurdu ben dinlerdim. Kim bilir bu cümleler hangi hikayede, romanda geçmiştir. Ne diyordum? Hah hatırladım. İnsanlardan bahsediyorduk. İnsanlar, adın neydi, insanlar çok garip işte. Ben bu yaşıma geldim daha anlayamadım. Tatmin olmazlar hiçbir zaman. Gençken inşaatlarda çalıştım. İşi yavaş yaparsan azarı yerdin. Hızlı yaptığında ise geçiştirdiğin düşünülür yine azar yerdin. Hayat bile böyle. Acele edersen şamarı yiyiverirsin, “dur” der. Yavaş kalırsan avcunu yalamak düşüyor sana. Ben arayı bulamadım. Bulamadığımdan bu durumdayım. Kimsesizim. Dur dur neden yüz ifaden değişti, neden sokak köpeğiymişim gibi acıyarak baktın bana? Sen de onlar gibisin işte. Bak sana ne diyeceğim. Gel bir oyun oynayalım. Elbiselerimizi değiştirelim, saçını bozalım. Sokağa çık o halde. Gör neler yaşadığımı. Ne oldu? Olmadı değil mi? Hayal bile edemedin. Haa hayal demişken en son ne zaman hayal kurdun? Düşünme boşuna bulamazsın çünkü yakın zamanda değil. Anayasada yazmaz ama hayal kurmak yasaktır bu ülkede. Gülme be. Doğruları söylüyorum. Çocuklar da hayal kurmuyor. Çünkü hazır kurulmuş hayaller var niye boşuna yorsunlar beyinlerini. Çizgi film diyorlar herhalde o şeylere. Geçen bizim mahalledeki berberde gördüm. Çocuğu tıraş edebilmek için çizgi film açmışlardı bilmem kaç ekran televizyondan. Mahallemizi sonra anlatacağım ama şu televizyon konusuna girmezsem içim rahat etmeyecek. Ya nedir bu büyüklük merakı? Televizyonlar büyüdükçe insanların imanları küçülüyor. Televizyon ailenin altına döşenmiş mayın gibidir. “Yerinden kalkan olursa patlar o mayın” mesajı yollanır hafızalara. Doğru değil mi ama? Eskiden yani televizyon yokken siz bilmezsiniz sohbetler edilirdi, konuşulurdu akşamları, kuranlar okunur hadis dersleri yapılırdı evlerde. Her ev bir medreseydi. Şimdi, şimdi evler otel gibi. Akşam gelinip yatılıyor, sabah kalkıp işe gidiliyor. Biz savaşı televizyonu benimseyerek kaybettik.
**
Mahallemizden söz edeyim biraz da sonra kalkalım seni de işinden alıkoymayım. Bizim mahalle aşağıda biraz. Ama sevmiyorum fazla. Sizin mahalle daha sıcak. O yüzden buraya gelirim hep. Kahve yok biliyor musun bizim mahallede. Borçlanmış şura bura, kredi çekmiş falan derken haciz geldi kahvecinin evine. Kahve de kapandı gitti. Bir mahallede iki şey önemlidir. Biri kahve diğeri cami. İkisi de buluşma yeridir. Birinde Allah’ın huzuruna çıkılır, diğerinde ise dostların. Ben hatırlıyorum babam kahveye giderken en az camiye giderken hazırlandığı kadar hazırlanırdı, kokular sürünürdü. Bizim mahallede cami de pek rağbet görmüyor. Üç beş beli bükük, mezar yolu gözleyen dede geliyor, zar zor kılıp vakit namazlarını eve doğru gidiyorlar. Bu mahalleden hayır gelir mi söyle. Camide durum böyleyken nispet edercesine karşısına kondurdukları içki satan mekanda işler gayet tıkırında. Naralar eksik olmuyor gece yarıları. Cam kırıkları süpürülüyor her sabah. Doğru durmuyor ki adamlar. İçmenin de bir adabı olur. Gerçi içen adam ne anlar adabtan. Ninem olsaydı şimdi onları sallandıracaksın ibret-i alem olacak derdi. Şşş. Tamam, sustum kimse duymasın. Bir çay daha söyle de içelim hadi. Manavımız var bir de onu da anlatıyım bitirelim. Babası da manavmış bu adamın. Sevdiğinden falan yapmıyor yani bu işi. Okumamış, haytalık etmiş cezasını çekiyor. Şeftali tiki var. Senelerdir mahalleli şeftaliye hasret. Kokusunu mahalleye soktuğumuz anda alıyor. Bir gün gençler getirmişler bir kasa top sahasının orda bir güzel yiyorlarmış. Bizimki almış kokuyu iz sürmüş resmen köpek gibi ve basmış bunları. Yav nasıl iş bu deme. Adam sevmiyor işte. Ne yapacaksın.
Neyse çok konuştuk. Niye anlattım bunları sana bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor. Gözündeki ışığı gördüm ve anlattım işte. Belki bir gün tekrar karşılaşır devam ederiz sohbetimize. Biraz daha başını ağrıtırım. Adın neydi bu arada? Ya da boşver önemi yok artık.” Arkasından bakakalmıştım sadece. Dilim tutulmuştu. Eve doğru yürüdüm. Düşünmeye başladım anlattıklarını. Niye anlatmıştı şimdi bunları?
Bir daha hiç karşılaşmadık.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.