Sokaktan çalı çırpı, odun bulurlarsa yakıp ısınıyorlardı.
Pencereleri naylonla örtülü tek odalı kerpiç bir evde yaşıyorlardı.
Camları kırıktı.
Birisi 2.5 yaşında diğeri 40 günlük iki çocuğuyla birlikte hayata meydan okurcasına vatani görevini yapmakta olan eşini/babalarını bekliyorlardı.
İçlerinden biri bu bekleyişe dayanamadı.
Yüreği daha fazla taşıyamadı bu ızdırabı.
Minicik elleriyle kocaman bir tokat atıp gitti yüzümüze.
Memleketin bir yerinde el kadar bebek gecenin bir vakti, elleri, ayacıkları, ağzı burnu, nefesi buz tutmuşken, çaresiz, zavallı annesi ona sütünü vermeye çalışıyordu.
Gecenin ayazında ne ölümün, ne de can paresi Ayaz'ının vücudunun soğukluğunu anlayabildi. Ayazlar çoktan hemhal olmuşlardı bile.
Ölüm meleği randevusuna sadık kalmıştı.
Saat 03:30'u gösteriyordu.
Çekip aldı onu vicdanları buz tutan milyonlarca insanın arasından.
Ayaz için zaman Şeb-i Arus’u gösteriyordu.
Düğün gecesiydi yaşadıkları.
Bir daha buz tutmayacaktı elleri, ayakları.
Geride bıraktıkları için ise dünyan durmuş/yıkılmış/yok olmuştu.
Ama bir ümit belki dudaklarını aralar diye dilinde binbir duayla yeniden emzirmeyi denedi. Ayaz'ım aç gözlerini, dudaklarını arala, bizi zemheride bir başımıza bırakma diye yalvarırken...
İki katlı camları kırık kerpiç evin naylonla sarılı pencerelerinin ardından bir çığlık yükseldi... Gecenin sessizliğini yırtan haykırış memleketin gündeminin altında ezilip kaldı.
Duyan olmadı. 40 günlük Ayaz bebek donarak öldü. Daha ne yazılabilir ki...
Bu ülkede bir bebek soğuktan ölüyorsa, trafiğe çıkmaması gereken bir midibüs 11 üniversiteli gencin hayatına nokta koyuyorsa, bir baba müsfettesi öz kızına tecavüz ediyorsa, 10 kınalı kuzu bir hiç uğruna hayata elveda diyorsa, içine tüküresim geliyor böyle hayatın, içindeki hiç kimseyi, kendim dahil ayırmadan.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.