Fırsat Varken...
Dün sabah çok ilginç bir resim gördüm duvarda. Samimiyetin, mutluluğun, huzurun resmiydi o... Biri bembeyaz, diğeri kapkara iki kedi... Birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına kuyruklarını şefkatle iç içe geçirmişler ve birbirlerine dayanarak yürüyorlar. Yorgun bir günün sonunda yuvaya dönüyorlar sanki. Gölgeler akşamın yaklaştığını haber veriyor. Yüzlerini göremesem de, mırıl mırıl konuştuklarından eminim. Belli ki sınanmış, denenmiş bir dostluk bu... Uzun ve çetin yolları da göze alabilen bir dostluk...
**
Ya bizler! Hayatta çok ender karşımıza çıkan arkadaşlık, dostluk, hattâ aşk fırsatlarını ne yapıyoruz acaba? Akşam üstü eve dönünce yorgun bedenimizi kucağına hafifçe yaslayarak mırıl mırıl konuşup dertleşebileceğimiz tatlı bir simanın, ellerimizi hafifçe okşayan bir avucun, belimize dolanan bir kolun, sessiz kaldırımlarda yürümeye dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu? Değerini biliyor muyuz? Benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?
**
Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız zannedip kendimizi hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan bir nehir gibi akıp gidiyor mu? Karşımıza erken veya geç çıktığını düşündüğümüz insanları yol kenarına iterken, bir gün geri dönüp onları deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
**
Resimdeki kedilerin özel bir anını yakalamaya benzer kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve sıra dışı kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte geleceğini sandıkları "Bir gün" geçmişte kalmıştır oysa. Hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız, omzunuzun üzerinden şöyle bir baktığınız, sonra da boş verip "Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıma çıkar" dediğiniz kişidir. Oysa aynı gün şehri çoktan terk etmiştir o. Siz de boş yere sokaklarda gezinir durursunuz. Seher vaktinde üzerinde yürüdüğünüz bomboş kaldırımlar şahitlik eder yalnızlığınıza...
**
Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazzının hatırasıyla yapayalnız kalabiliriz bir gün. Bir akşam üstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitleniverir...
**
İnsanların geleceğe dair beklentilerini umutla beklerken kurmuş oldukları hayalleri, aslında güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi gibidir. Bir olaya bakarken onu yıllara sığdırmaya çalışırız; fakat kifayetsiz düşünceler bilmez ki o yıllar dediğimiz şey, olsa olsa güneşin doğuşuyla batışı arasındaki zamandır. Doğumdan ölüme kadar olan zamanı düşündüğümüzde her şey güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Zira bütün doğuşlar ve batışlar sadece bir günün ortaya çıkması içindir. Bir günde âşık olur, bir günde nefret eder, bir günde gidene ağlarız. Zaten bir günde doğup, bir günde ölmüyor muyuz? Madem her şey yalnızca bir günden ibaret, o halde niçin bu kadar üzülüyoruz, ya da niçin sevinçlerin hiç bitmeyeceğini düşünüyoruz ki!
**
Dünyadaki çoğu şey tek bir kavram üzerine kurulmuştur. Bir bekleyen, bir beklenen; bir güneş, bir ay; bir yaz, bir kış; bir sabah, bir akşam; bir sen, bir ben... Ve belki bir gün... Peki bu birliklerin içerisinde ikinci olma düşüncesi nedendir? İnsanlar bir gün içerisinde neyin arayışı içerisindeler ve neyin planını yapmaktalar? Hakikat ehli bakın bu konuda ne güzel bir söz söylemiş: “Fâniyim, fâni olanı istemem...” Fâni olan hiçbir şeyin bâki düşüncelerde olamayacağının en güzel delili, her doğuşun bir batışı olmasıdır. Sözgelimi, bu satırlar sabah güneş doğarken yazıldı; akşam güneş batarken son bulacak ve inanıyorum ki yarın güneş bambaşka doğacak...
Hayat insana her zaman cömert davranmayabilir. Aksine, çoğu kez zalimdir. Bu yüzden her zaman aynı fırsatlar elimize geçmez. Kimi zaman geçmişteki en ufak bir hatanın bile bedelini çok ağır ödemek zorunda kalırız. Hayatın bir icra memurundan farkı yoktur böyle durumlarda. Ne varsa geçmişe dair biriktirdiğiniz, önce haciz koyar; sonra da alır götürür. Tâ uzaklara... Geri dönüşü olmayan bir yere...
**
Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) ne kadar güzel özetlemiş ahir ömrümüzdeki 5 fırsatı...
“Beş şeyden önce beş şeyi ganimet biliniz:
İhtiyarlık gelmeden gençliği
Hastalık gelmeden sağlığı
Fakirlik gelmeden zenginliği
Meşguliyet gelmeden zamanı
Ölüm gelmeden ömrü...”
Yaşamın size ikram ettiği fırsatları iyi değerlendirebilmeniz dileğiyle...





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.