Diyarbakır Zirvesi ve Demokratikleşme (Çözüm) Sürecinde Hassas Denge
Diyarbakır’da Kuzey Irak Kürt yönetimi başkanı Barzani ile Başbakan Erdoğan tarihi bir zirveyi gerçekleştirecekler. Kuşkusuz bu buluşmanın bir çok anlamı ve stratejisi söz konusudur. Başta Türkiye’nin uzun süre kuşku ile baktığı bu Kürt özerk yönetiminin başı ve KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) başkanın Diyarbakır’a gelmesi yakın dönemde değişen Türkiye’nin Kuzey Irak politikasındaki değişimin geldiği boyutu göstermesi açısından önemlidir. Özellikle Irak’a ihracatın 10 bin doların üzerine çıkması aynı zamanda ihtiyacı olan petrol ve doğalgazın bir kısmının Kuzey Irak’ta üretilen kuyulardan sağlamaya dönük anlaşmaların imzalaması, çözüm süreci Kuzey Irak’ı ve özelde KDP’yi Türkiye’nin Irak stratejisi hatta Kadil’deki güce rağmen Kürt problemini çözme noktasında merkezi bir noktaya taşımıştır. Kuşkusuz Irak Merkezi hükümeti ile yaklaşık üç yıldır süren Haşimi krizi ve Kuzey Irak yönetimi arasındaki petrol satım ve nakil anlaşmasına bağlı gelişen bölgenin reel ekonomik çıkarları ve Kürt problemi ve Suriye denklemi Kuzey Irak bölgesel yönetimi ve Türkiye arasındaki ilişkileri reel kılmıştır. Bu çok boyutlu ilişkilerin ve gelinen noktanın Irak, İran, Kuzey Irak Kürt yönetimi, Suriye’deki süren savaş ve bölgenin diğer aktörleri bakımından özgün anlamaları vardır. Hiç şüphe yok ki Türkiye bakımından sorulması gereken soru şudur: Bu buluşmanın Türkiye’nin iç dinamikleri bağlamında önemi nedir?
Kuşkusuz AKP döneminde devletin Kürtlere dönük ret politikaları terk edildiği gibi olağan üstü dönem uygulamaları birer birer ortadan kaldırıldı. Öyle ki özellikle ekonomik ve kültürel politikalarda özendirici hatta önlerinde engel varsa ortadan kaldırıcı yasal değişiklikler sağlandı. Bu bağlamda Dünya ve Kanal 6 TV’lerinin Kürtçe yayın hayatına başlaması, Üniversitelerde Kürt enstitülerin açılması, milli eğitime bağlı devlet okullarında Kürtçenin seçmeli ders olarak öğretilmesi ve en son olarak Özel okullarda kademeli Kürtçe eğitimin yapılmasına dönük ciddi çalışmalar gerçekleştirildi. Hatt-ı zatında PKK ve BDP kanadı bunu silahlı mücadelenin bir sonucu olarak görüyor ve stratejisini de bunun üzerine inşa ediyor ise de önemli bir boyutuyla da bu meselenin çözüm sürecine girmesi Türkiye’deki normalleşme, demokratikleşme ve Avrupa değerler sistemi içinde yer alma çabasının bir sonucu olarak da görmek gerekir. Elbette AKP iktidarı’da bu konjöktürü iyi okuyarak çözüme dönük ortak akıl üreterek bu konudaki güvenlik ve ayrılma temeline dayanan bütün tabuları yıktı. Öyle ki devletin vatandaşına karşı getirmesi gereken sorumlulukları anlayışında önemli değişikliğe giderek vatandaşına hizmeti baz alan bir anlayışı getirdi.
Hulasa AKP de iç ve dış dinamikleri iyi okuyarak buradaki sıkıntıları bir bir ortadan kaldırmaya dönük ciddi değişimlere imza attı. Böylece kendisine oy veren Kürtlerin nabzını da tutmuş oldu. Özellikle demokratikleşme paketleri, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan değişiklikler hatta bundan da önemlisi ayrım yapmadan vatandaşa sunulan hizmet imkanlarını bölgedeki Kürt seçmen tarafından olumlu bulunmakla beraber yapılanları hala yeterli görmeyen hatta yanlış yönetim uygulamalarına dayalı ve PKK ve BDB’nin kirli propagandaları ile uluslararası küresel ve bölgesel güçlerin bölgedeki faaliyetlerine bağlı olarak devlete hala kuşku ile bakan önemli bir kesimde bulunmaktadır. Erdoğan bu zirve ile hem Barzani ailesinin Kürtler üzerindeki tarihsel etkiliğini hem de Kürtlerin içinden çıkmış bir o kadarda gönüllerde taht kuran İbrahim Tatlıses ve Şıvan Perver gibi ses sanatçıların ses ve nüfusları ile gönülden gönüle bir bağ kurarak hem yukarda zikredilen kararsız kitleleri hem de hissi ve idealist davranan bir o kadarda silah gölgesinde zihinsel dönüşüm sağlayan gençlere seslenerek onları kazanmaya çalışıyor. Kısaca Erdoğan AKP tabanı dışında kalan Kürtler içinde yeni güç unsurları oluşturarak BDP ve PKK’yı marjinalleştirmeyi amaçlamaktadır. HÜRPAR’ın ortaya çıkması, Abdullah Öcalan’la devletin farklı unsurlarının konuşması, Kürt hareketi üzerinde etkin olan kişilerin bir unsur olarak Türkiye’deki Kürt hareketi içinde yer almaları ve Başbakanın bunlar ile Diyarbakır’da bir zirve yapması Kürt halkının temsilcisinin sadece PKK ve BDP olmadığını gösterdiği gibi aynı zamanda onların var oluş nedenleri de ortadadan kaldırmaya dönük önemli bir diplomatik manevradır.
Çözüm sürecinde kendi dinamik aktörlerin çoğalması kuşkusuz devletin bölgeye ve soruna dönük çalışmalarını rahatlatacaktır. Ancak yaklaşık üç haftadır Güneydoğuda gerçekleştirdiğimiz sosyal ve kültürel faaliyetler çerçevesinde bölgenin bir çok sosyal sınıf çevreleriyle yaptığımız görüşmelerden Kürt problemini çözmeye dönük yapılan çalışmalardan rahatsız olan mutedil Kürtlerin oluştuğunu gördük, oranları da küçümsenemeyecek ölçüdedir. Onlara göre masa başında konuşulanlarla sahada uygulamalar aynı değil. Hala silah baskısı, can korkusu ve doğru bildiklerini söyleyememek sorunun belli başlı unsurlarını oluşturmaktadır. Devletin müdahale etmeyerek gelişmeleri uzaktan izlemesi bu mutedil vatandaşlarımızı tedirgin etmektedir. Bu bağlamda devlet yetkilerinin “güvenlik ve Özgürlük dengesini” sadece Ankara’da kağıt üzerinde değil sahada da göstermeleri gerektiğini ve bunu dile getiren Kürt kökenli bölge vatandaşlarımızın imdat çığlıklarına kulak vermeleri gerekmektedir.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.