Yarım Yolculuk

“Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık.
Maziye bir bakıver neler bıraktık.”


Her şey soru soruyor.
Çocuk ilk anlaşılmaz kelimesiyle soruyor. Minik elleriyle dokunuyor anlamak için. İmtihan için büyüyor. Beynelmilel dil olan sevgi diliyle büyüdüğünden ve olduğumuz yere niye geldiğini bilmediğinden yaşamaktan mutlu. Ama soruyor, sorduğunun farkında olmasa bile.
Dilberin sorusu aynaya… Delikanlının sorusu dilbere…
Çiçekler açıyor rengârenk… Yapraklar dökülüyor ağaçlardan ayakuçlarıma, unuttuğum mananın sorusunu soruyor.
Usulca dökülüyor ömrümden zaman. Saçlarıma düşüyor yansıması. Şairin dediği gibi değil şakaklarıma düşen beyaz şeyler; aynada gördüklerim kar değil!
Beli bükülmüş, konuştuğumda ‘efendiim’ diye dediğimi tekrarlatan dedem, elinde baston gözünde kalın gözlüğüyle nenem ve ayaksız tabut soruyor…
Bir maksada iliştirmeden tüketiyoruz hayatımızı. Eklentisiz. Herşey soru soruyor ama biz cevabı düşünemeden sorulan soruları unutuyoruz sanki. Konuşuyoruz, yazıyoruz, görüyoruz, düşünüyoruz… Ama hayır düşünmüyoruz. Düşünmeden kuruyoruz cümleleri. Görmüyoruz söylediklerimizi. Yarım konuşmalar, yarım yazmalar, yarım görmeler…
“Her söylediğimi görürsem dehşete düşerim” diyor talip.
“Her söylediğini gör ve dehşete düş ey talip!”
Yarım yolcuyuz. Dehşete düşmediğimiz için yaptıklarımız karşısında. Dehşete düşmediğimiz için yola çıktığımızda bohçamız yarım. Bohçamız yarım, ama dehşete düşmediğimiz için biz onu dolu zannediyoruz. Hayret etmeyi bilmiyoruz. Sanki her şey kendiliğinden oluyor. Var edilme sürecimiz, başka alternatifini düşünemediğimiz fizyolojik ve biyolojik yapımız.
Mevsimlerin oluşması, yeryüzünün kuruyup yeniden canlanması; her şey sanki ölüp yeniden diriliyor değil mi?
Ölüp yeniden diriliyor her şey. Ama ölen, öldüğü yerden dirilmiyor. Kişisel gelişimcilerin dediği gibi düştüğümüz yerden doğrulmuyoruz. Düştüğümüz yerde zaman tükeniyor, geçen ‘an’lar bir daha hiç ama hiç gelmeyecek. O ‘an’ların içinde bıraktığımız sesimiz, sözümüz, biriktirdiklerimiz kalacak geride. Eriyor zaman, eriyor sermayemiz.
Küçükken köyümüze mavi termosla dondurmacı gelirdi. “Dondurmam kaymaak!” diye bağırır ve hızla yürürdü. Çok hızlıydı; dondurmacılar beklemezdi, sermayesi eriyordu çünkü. Bekle deyip yavaş adımlar atanlara cevap; zamanım var mı ki beklemeye be ya?!
Şimdi dönünce o vakitlere, öyle olmalı sanki… Öyle hızlı olmalı. Sermayemiz erimeden değere dönüşsün, yarım kalmasın diye hiçbir şey.
Evet, herşey gibi dondurmacı da soruyor. Dondurma alacaksanız, içinize bir serinlik düşsün istiyorsanız yolda hazır bekleyecekseniz ve dondurma için gerekeni de cebinizde bulunduracaksınız. Çünkü zaman geçtikçe eriyor sermaye.
Her şey soru soruyor; her şey şu yeryüzünün son olduğuna dair sorular soruyor. Yeryüzündeki her canlı fısıltıyla yalvarıyor insanoğluna. Ve Mutlak Vekil’den fısıltıyı aşan bir soru; ‘Nereye bu gidiş?’
 Dünya kaçıyor, durası yok. Dünyanın insanları terk ettiği an gelmeden yolcular yolluklarını tamamlasın dedi Vekil. Ardından ekledi, gelirken güzelliğimiz kadar güzel görünen melek; yolcular karışık yaşta.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi