Türkiye'nin Ortadoğu Politikası ve Kutsal Topraklar
Yayınlanma:
Rahmetli Özal’la başlayan ve yakın dönemdeki hükümetler zamanında devam eden Türk dış politikasındaki değişim ve açılım mevcut hükümet döneminde daha bir ivme kazanmıştır. Klasik Avrupa ve Amerikan eksenli dış siyaset anlayışı terk edilerek çok yönlü etkin ve yetkin bir diplomasi başlamıştır. Soğuk savaş döneminin özelliklerinin ortadan kalkması kuşkusuz bunda etkili olmuştur. Ancak kabuğunu yırtan ve kendine güvenen bir Türkiye ve idarecilerin bu değişimdeki rolü küçümsenemeyecek boyuttadır. Neticede bu sürecin sonunda Özellikle sayın Davutoğlu’nun bölgesel oluşumları öne çıkaran komşularıyla sorunlarını sıfıra indiren ve kadim mirasımıza sahip çıkmaya dönük dış politikanın yeni diye bileceğimiz parametreleri Türkiye’yi farklı bir yere getirmiştir. Bu politikaya dayalı olarak gelişen siyasi ve diplomatik, ticari ve kültürel ilişkiler yakın dönemde her sahada meyvesini vermeye başlamıştır. Ancak ne vahim ki bu durum Türkiye’de eksen kayması mı var tartışmalarını beraberinde getirmiştir.
Tartışmasız dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’nin dünün siyasi coğrafyası bugünün külterel coğrafyamız olan ülkelere dönük çok yönlü politika yürütmesi kaçınılmazdı. Bunun dünyada bir çok örnekleri vardır. İngilizler güneş batmayan imparatorluk sonrası Uzak doğu ve Afrika’dan Ruslar Sovyetler dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetler, Kafkasya veya Doğu Avrupa’dan çekildikleri zaman o bölgelerle irtibatlarını kesmediler. Hala bu ülkeler ve coğrafyalarda Rus - İngiliz nüfuz ve etkinliği en üst seviyededir. Bizde ise durum farklı bir minvalde gelişmiştir. Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin güvenliği adına tarihimize ve doğal olarak Anadolu dışındaki kültürel mirasımıza sırtımızı dönmüşüz. Cumhuriyet devrinin ilk dönemlerinde başlayan ve soğuk savaş dönemine kadar devam eden red-i miras anlayışı yeni yeni terk edilmiş ve Türk dış politikası rasyonel bir anlayışa oturmaya başlamıştır.
Türkiye’nin klasik Ortadoğu politikası Amerikan eksenli olup İsrail ve Ürdünle ilişkileri iyi tutup komşumuz iki Arap ülkesi Suriye ve Irak’ın manevra alanlarını daraltmaya dönük olmuştur. Diğer Arap ülkeleri ile ilişkiler ise çok sığ ve resmi boyuttta kalmıştır. Halbuki tarihsel sürece baktığımız zaman bunun böyle olmadığını görmekteyiz. Sultan Selim Suriye ve Mısırı feth ettikten sonra kutsal toprakları da Osmanlı topraklarına dahil etmiştir. Böylece Osmanlılar daha sonraki süreç de hem Halifelik hem de Kutsal toprakların pozitif değerlerinden istifade etmişlerdir. Sultan Süleyman ise Irak topraklarının Osmanlı topraklarının bütünlüğü için bulunmasında ısrarcı olmuştur. Osmanlılar Kuşkusuz Bağdad, Şam ve Kahirenin önemini biliyorlardı bu çerçevede buralarda çok özel yönetim biçimleri oluşturdular. Ancak Şam-Bağdat-Kahire politikalarındaki istikrarın da Kutsal topraklardan geçtiklerini biliyorlardı. Nitekim, Kutsal mekanlar için Anadolu, Rumeli ve Suriye topraklarından bu mekanların giderleri için gelirler tahsis edilerek ve çeşitli vakıflar kurularak ihtiyaçları karşılanmakla kalmamış kutsal beldelerin güvenli beldeler ayrıca bayındır olmasını sağlamışlardır. Bu bağlamda su sarnıçları, su kemerleri yapılıp bölge halkının ve buraya gelen Müslüman hacıların ihtiyaçları karşılanmıştır. Yine aynı şekilde Şam ,Kahire, Bağdat ve Yemen hac emirliklerini kurarak bu bölgelerden yapılacak hac seferlerin düzenli bir şekilde yapılmasını sağlamıştır. Hac emirleri statü olarak Sultanı temsil ederlerdi. Bu bakımdan Sultanın meşrutiyetinin işlerliği bakımından son derece önemliydi. Bunlar sadece hac kervanları güzergahı boyunca görevleri olmayıp, hac organizasyonundan, barınma, iaşe ve güvenliğinden sorumlu kişilerdi. Ayrıca padişahı temsilen idari, eğitim ve kültürel faaliyetleri de yürütürlerdi. Güvenlik bağlamında derbent teşkilatları ve Ecyad kalesi vb askeri karargahlar inşa ederek ve buradaki uygulamaları ile de muktedir olma gücünü hissettirirdi. Yakın dönemde de bölgenin ileri gelen şeyh ve aristokrat liderleri ile İstanbul arasında daha yakın bağ kuruldu. Ayrıca 20. Yüzyıl başında yapılan yeni ulaşım alanları ile İstanbul-Harameyn daha yakın konuma getirildi. Bu anlamda Hicaz demir yolu önemlidir. Hulasa bütün politikaların tarihsel süreç de değerlendirildiği zaman içi dolu ve çok yönlü Harameyn’e dönük politikaların öne çıktığını görmekteyiz. Hatta burayı bölgenin geneli bağlamında merkez addettiklerini söyleyebiliriz.
Bugüne baktığımız zaman bölgeye dönük faaliyetlerin resmi söylem dışına çıkmayıp bunun farklı enstrümanlarla desteklenmesinin zarureti ortadadır. Özellikle Türkiye’nin bölge aktörü olmaya dönük açılımlarına bölge güçlerinden Mısır ve Suudi Arabistan tarafından ihtiyatla yaklaşıldığı gibi benzer aktif pozisyonlara onlarında girdiği görülmektedir. İçe dönük ise Suud yönetiminin özellikle Türk şirket veya oluşumları ile tarihi mirasa dönük yaklaşımları ise kaygı vericidir. Suud yönetimini bölgede öne çıkaran unsurlar ise jeopolitik ve jeo-kültürel değerleridir, yani daha basit bir ifadeyle petrol ve kutsal mekanlar üzerinde bulunmanın siyasi ve ekonomik kazanımlarıdır. Bunlardan ikincisi birincisinden daha önemli olup tarihsel süreç de olduğu gibi şimdiki yönetime siyasi ve ekonomik katkılar sunmaktadır.
Peki ne yapmak gerekir? Kuşkusuz burada yönetimsel bağlamda gerçekleşecek faaliyetler Türkiye’yi zora sokacaktır. Ancak uluslar arası düzeyde gerçekleşecek olan sivil örgütlenmeler ve bunların bölgedeki çok yönlü faaliyetleri kutsal coğrafya’da dolayısı ile bölgede daha etkin olmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda oluşacak sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere gelecek adına çok işler düşmektedir.
Tartışmasız dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’nin dünün siyasi coğrafyası bugünün külterel coğrafyamız olan ülkelere dönük çok yönlü politika yürütmesi kaçınılmazdı. Bunun dünyada bir çok örnekleri vardır. İngilizler güneş batmayan imparatorluk sonrası Uzak doğu ve Afrika’dan Ruslar Sovyetler dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetler, Kafkasya veya Doğu Avrupa’dan çekildikleri zaman o bölgelerle irtibatlarını kesmediler. Hala bu ülkeler ve coğrafyalarda Rus - İngiliz nüfuz ve etkinliği en üst seviyededir. Bizde ise durum farklı bir minvalde gelişmiştir. Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin güvenliği adına tarihimize ve doğal olarak Anadolu dışındaki kültürel mirasımıza sırtımızı dönmüşüz. Cumhuriyet devrinin ilk dönemlerinde başlayan ve soğuk savaş dönemine kadar devam eden red-i miras anlayışı yeni yeni terk edilmiş ve Türk dış politikası rasyonel bir anlayışa oturmaya başlamıştır.
Türkiye’nin klasik Ortadoğu politikası Amerikan eksenli olup İsrail ve Ürdünle ilişkileri iyi tutup komşumuz iki Arap ülkesi Suriye ve Irak’ın manevra alanlarını daraltmaya dönük olmuştur. Diğer Arap ülkeleri ile ilişkiler ise çok sığ ve resmi boyuttta kalmıştır. Halbuki tarihsel sürece baktığımız zaman bunun böyle olmadığını görmekteyiz. Sultan Selim Suriye ve Mısırı feth ettikten sonra kutsal toprakları da Osmanlı topraklarına dahil etmiştir. Böylece Osmanlılar daha sonraki süreç de hem Halifelik hem de Kutsal toprakların pozitif değerlerinden istifade etmişlerdir. Sultan Süleyman ise Irak topraklarının Osmanlı topraklarının bütünlüğü için bulunmasında ısrarcı olmuştur. Osmanlılar Kuşkusuz Bağdad, Şam ve Kahirenin önemini biliyorlardı bu çerçevede buralarda çok özel yönetim biçimleri oluşturdular. Ancak Şam-Bağdat-Kahire politikalarındaki istikrarın da Kutsal topraklardan geçtiklerini biliyorlardı. Nitekim, Kutsal mekanlar için Anadolu, Rumeli ve Suriye topraklarından bu mekanların giderleri için gelirler tahsis edilerek ve çeşitli vakıflar kurularak ihtiyaçları karşılanmakla kalmamış kutsal beldelerin güvenli beldeler ayrıca bayındır olmasını sağlamışlardır. Bu bağlamda su sarnıçları, su kemerleri yapılıp bölge halkının ve buraya gelen Müslüman hacıların ihtiyaçları karşılanmıştır. Yine aynı şekilde Şam ,Kahire, Bağdat ve Yemen hac emirliklerini kurarak bu bölgelerden yapılacak hac seferlerin düzenli bir şekilde yapılmasını sağlamıştır. Hac emirleri statü olarak Sultanı temsil ederlerdi. Bu bakımdan Sultanın meşrutiyetinin işlerliği bakımından son derece önemliydi. Bunlar sadece hac kervanları güzergahı boyunca görevleri olmayıp, hac organizasyonundan, barınma, iaşe ve güvenliğinden sorumlu kişilerdi. Ayrıca padişahı temsilen idari, eğitim ve kültürel faaliyetleri de yürütürlerdi. Güvenlik bağlamında derbent teşkilatları ve Ecyad kalesi vb askeri karargahlar inşa ederek ve buradaki uygulamaları ile de muktedir olma gücünü hissettirirdi. Yakın dönemde de bölgenin ileri gelen şeyh ve aristokrat liderleri ile İstanbul arasında daha yakın bağ kuruldu. Ayrıca 20. Yüzyıl başında yapılan yeni ulaşım alanları ile İstanbul-Harameyn daha yakın konuma getirildi. Bu anlamda Hicaz demir yolu önemlidir. Hulasa bütün politikaların tarihsel süreç de değerlendirildiği zaman içi dolu ve çok yönlü Harameyn’e dönük politikaların öne çıktığını görmekteyiz. Hatta burayı bölgenin geneli bağlamında merkez addettiklerini söyleyebiliriz.
Bugüne baktığımız zaman bölgeye dönük faaliyetlerin resmi söylem dışına çıkmayıp bunun farklı enstrümanlarla desteklenmesinin zarureti ortadadır. Özellikle Türkiye’nin bölge aktörü olmaya dönük açılımlarına bölge güçlerinden Mısır ve Suudi Arabistan tarafından ihtiyatla yaklaşıldığı gibi benzer aktif pozisyonlara onlarında girdiği görülmektedir. İçe dönük ise Suud yönetiminin özellikle Türk şirket veya oluşumları ile tarihi mirasa dönük yaklaşımları ise kaygı vericidir. Suud yönetimini bölgede öne çıkaran unsurlar ise jeopolitik ve jeo-kültürel değerleridir, yani daha basit bir ifadeyle petrol ve kutsal mekanlar üzerinde bulunmanın siyasi ve ekonomik kazanımlarıdır. Bunlardan ikincisi birincisinden daha önemli olup tarihsel süreç de olduğu gibi şimdiki yönetime siyasi ve ekonomik katkılar sunmaktadır.
Peki ne yapmak gerekir? Kuşkusuz burada yönetimsel bağlamda gerçekleşecek faaliyetler Türkiye’yi zora sokacaktır. Ancak uluslar arası düzeyde gerçekleşecek olan sivil örgütlenmeler ve bunların bölgedeki çok yönlü faaliyetleri kutsal coğrafya’da dolayısı ile bölgede daha etkin olmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda oluşacak sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere gelecek adına çok işler düşmektedir.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.