Osmanlı’da Ortak Yaşama Kültürü (Çokkültürlülük)
Osmanlı arşivleri 400 yıla yayılan çokkültürlü bir toplumun kusursuz bir kaydıdır. Osmanlı toplumu 80’den fazla etnisiteyi, dini ve tarikatı bünyesinde barındırıyordu. Bunun getirdiği sosyal ve yasal düzen sadece Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu bölgelerle sınırlı değildi. Daha ziyade devletin topraklarına kattığı her yerde uyguladığı kanun ve düzendi. Romanya, Bulgaristan ve eski Yugoslavya gibi Müslüman olmayan modern ülkelerdeki mahkemeler bugüne kadar arazi anlaşmazlıklarında bile Osmanlı arşivlerine başvuruyorlardı. Bunun yanında Osmanlı sosyal sistemi, Osmanlı toprakları dışında yaşayan uluslar için de bir ilham kaynağı olmuştu. Nitekim 1709-1714 yılları arasında İstanbul’da sürgünde olan İsveç Kralı Charles XII, Osmanlı’daki sosyal sistemden o kadar çok etkilenmişti ki, ülkesinde de paralel bir kurumun kurulmasına karar vermişdi.
Anadolu Moğol İstilasından sonra iliklerine kadar atomize olmanın getirmiş olduğu sıkıntıları yaşadıkdan sonra ilkel toplum formatını evirerek yeni parametreler bulmak ve bölgesel çokkültürlülük safhasından önce kritik aşamalardan geçmek zorunda kaldı. Bunda dış etkenler hayati bir rol oynadı. 16. yüzyıl başlarında İran’ın Şiiliğe geçmesi, bölgedeki değerler çatışmasına neden olarak bölge toplumunun dokusunu tehlikeye attı. Bu gelişme zorlu bir denemeydi. Osmanlılar bölgesel güç dengesini düzeltti ve Safevilerin tek kültürlülüğüne karşı çok kültürlü toplumların kurtarıcısı oldular. Bunun sonucunda Osmanlılar, hinterlantlarındaki toplumların değerleriyle ittifak içinde, bu değerleri sosyal dokunun fiili bir uzantısı yaparak giriş yaptılar. Bu toplumun yeni toprağı artık sadece Anadolu değil ve yurttaşları da sadece Türkler değildi. Bu, yeni bir bölgesel kavram etrafına kurulmuş çok kültürlü bir toplumdu. Yeni bir sosyal uyum doğdu ve yeni bir siyasi ve sosyal harita çizildi. Bu genişletilmiş derinlik Anadolu’nun hinterlandında yer alan milliyetçi ve mezhepçi sorunlu noktaları tırpanlayarak sınırları efektif bir biçimde imparatorluğun kalbinden uzaklaştırdı. Sonuç dünyanın en karmaşık etnisite mozaiğinde yer alan (Anadolulu) bir toplum için düzenli bir ortam oldu. Kazanılan derinlik Osmanlılara çok kültürlü bir çevrede yönetme gücü için çok önemli psikolojik bir unsur olan çoğunluk zihniyetini kazandırdı. Tüm azınlıklara eşit mesafede durabilme ve azınlıkların iç anlaşmazlıklarına dahil olmama sanatı Osmanlıların ikinci doğası haline geldi. Osmanlı kişiliğini bölgesel kavram şekillendirdi. Kendilerinden önceki Müslüman devletlerin çöküşü veya gidişi nedeniyle doldurulmayan tarihsel bölgesel yönetici rolüne yakın durdular. Bölgedeki toplumlar, Emevilere, Abbasilere ve Selçuklulara olduğu gibi, Osmanlı’ya karşı da kimya, ortaklık ve ait olma duygusu hissettiler. Osmanlılar için her şey yerli yerindeydi. İslami doktrine içkin olan çokkültürlülük Osmanlı sosyal mimarları için şimdi güvenli bir seçenekti. Azınlık haklarını koruma amaçlı kapsamlı bir nizamname olan Nizam-ı Milli doğru bir atmosferle karşılandı. Osmanlı rejimi, “sömürü değil entegrasyon ve çok etnili bir imparatorluğun aksine çok etnili yönetim sistemi idi” Azınlıkların dini inançlarına göre kendi işlerini yönetmesine izin verilmişti. Sömürüyü önlemek için asgari ücret getirilmişti. Dezavantajlı azınlıkların sosyal statüsünü yükseltmek için sosyal programlar yürürlüğe konuldu. Şehirlerin geri kalan tüm bölgeleri farklı etnik gruplar için saklanıyordu. Yerel dini liderlere pozisyonlarını geliştirmeleri için yasal otorite verilmişti. Kapsamlı ve hoşgörülü yasalara ve imparatorluğun sosyal dokusuna rağmen Osmanlılar egemenlikleri konusunda modern ulus devletlerinde olduğundan daha az endişe sergilediler.
Diğer yandan 18. yy.dan itibaren özellikle Rusların 1768-1783 savaşından sonra, Osmanlı sosyal sistemi, tasarlandığı şekilde işlemesini engelleyen zorluklarla karşılaştı. Osmanlı sosyal dokusundaki çatlaklar, Osmanlı vatandaşlarının vatandaşlık haklarının korunmasını diğer devletlere veren Osmanlı kapitülasyonlarının yürürlüğe konulmasını izleyen dönemde görünür olmuştu. Osmanlı vilayetlerindeki azınlıklar artık devletin vatandaşları değil diğer devletlerin ve güç odaklarının tebaasıydılar. Osmanlı, stratejik bölgesel derinliğini kaybetmişti ve farklı bir kurallar setiyle mücadele etmekteydi. Şimdi dış güçlerin koruması ve nüfuzu altında olan azınlıklar devlet kurumlarını devletin istikrarını bozmak için kullanmaya başladılar. Azınlıkları devlet işlerine dahil etmek için üretilen Tanzimat’ın bir meyvesi olan Osmanlı parlamentosu Mebusan vilayetlerde ayrılıkçılığı kışkırtmak ve devletin stratejik çıkarlarına zarar veren politikaları teşvik etmek için kullanıldı. 1877’de Rusya ile savaşa girme kararı böyle bir rolden tamamen bağımsız değildi.
Bir zamanların olgun ve koruyucu bölgesel dokusu bugün aşiretlerin ve mezheplerin ilkel formatına doğru geriledi. Devlet konseptinin yarattığı boşluk kibirli devlet felsefesini küçük gören konseptlerce hızla dolduruluyor. Daha büyük güçlerce bodurlaştırılan ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi unsurlar huzursuz bir şekilde müttefik arayışındalar ve bölgesel ve uluslararası güçlerin koruması altındalar. Dolayısıyla bugünlerde ortaya çıkan yeni anayasa çalışmaları ve PKK sorununu çözmeye dönük çalışmalarda veya ortaya çıkan bölgesel meseleler de atalarımızın yaşadığı bu tarihsel tecrübeden istifade edilmelidir. Türkiye, hinterlantında atalarımızın yaptığı gibi ortak değerlerin öne çıktığı İslami kültüre dayalı yönetim paylaşımında bulunulmalı.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.