İNSANLIĞIN ÖĞRETİ SÜRECİ (9)

İNSANLIĞIN ÖĞRETİ SÜRECİ (9)

İNSANLIĞIN ÖĞRETİ SÜRECİ (9) Zakir GÜNDOĞDU

İNSANLIĞIN ÖĞRETİ SÜRECİ (9)

(Seni Yaratan Rabbinin Adıyla

OKU”

O, İnsanı Bir Kan Pıhtısından Yarattı)

Allah’ın yeryüzünde öğretisine taabi olanlara karşı bir vaadi vardı. Bu vaat Ayeti kerimede şöyle ifade edilmektedir: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed 7) Peygamber efendimiz de hadis-i şeriflerinde; “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız: Bunlar, Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” ( Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26) ifadesinde de belirtildiği gibi Allah Kendi öğretisine taabi olan kullarını asla yalnız bırakmamıştır ve bırakmayacaktır da. Çünkü bu Allah’ın vadidir. (Bu) Allah'ın vâdettiğidir. Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 6)

Öğretinin kaynağı Kur’an-ı Kerime baktığımızda Allah yolunda sabit olan, dimdik ayakta duran, yalnız Allah’a kulluk edip yalnız Allah’tan yardım dileyen kullarına karşı Allah’ın yardım ettiğini ve kullarına desteğini her zaman verdiğini görmekteyiz. “De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am 162) ayetinde belirtildiği gibi kulluğu sadece ve sadece Allah’a has kılmalarıdır.

Allah’a karşı sınırsız bir teslimiyet ve güven içinde hareket etmek, ümitvar bir düşünceyi asla terk etmemek gerekir. “Her şeyin bittiği an” pozisyonunda bile Allah ile beraber olunabilmelidir. Peygamberi bir teslimiyet anlayışına sahip olunmalıdır. “Eğer siz ona (Resûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (Tevbe 40)  ayetinde de belirtildiği gibi Allah’a tam teslimiyetin olduğu yerde Allah’ta yardıma koşandır. Kul sahip olduğu dünyevi makam ve mevkiye, güce ve otoriteye, mal ve mülke, soy ve sopa asla güvenmemeli, bunların himayesine ve desteğine sığınmamalıdır. Her durum ve pozisyonda sadece ve sadece Allah’a kulluk görevinde olmalıdır. Tevazu ve alçak gönüllülüğü hiçbir zaman terk etmemelidir. Sadeliği ön planda tutmalıdır. Gösteriş ve riyanın, kendi gücü ve otoritesine güvenmenin, dünyevi herhangi bir şeye sığınmanın, tağuti sistem ve sistemlere sığınmanın, “Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar.” (Aak 6-7) ayetinde de belirtildiği gibi Allah ile irtibatı koparmak olduğunu bilmelidir.

Bedir savaşında müminlerin güçleri zayıftı. Müşrikler güçlerine güvenerek müslümanları yeneceklerini düşünüyorlardı. Oysa karşılarında kulluğu sadece Allah’a adayan bir topluluk vardı. Bu topluluğun maddi gücünün aslında hiçte önemi yoktu. Çünkü orada Müslümanların yanında manevi bir güç vardı ve bü güç Allah’tı. “Hani siz, Rabbinizden imdat taleb ediyordunuz, O da; «Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd edeceğim.» diyerek duânızı kabul buyurmuştu. Allâh bunusâdece müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Zâten yardım yalnız Allâh tarafındandır. Çünkü Allâh, mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (el-Enfâl, 9-10) “And olsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allâh size Bedir’de yardım etmişti. Allâh’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız. O zaman Sen mü’minlere; «Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun. Evet, sabreder ve (Allâh’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.” (Âl-i İmrân, 123-125)

Uhud savaşında Peygamber Efendimiz savaşın Medine’de kalarak bir savunma savaşı yapılmasını istemişti. Ashab ise Meydan savaşı istemiş ve Resulullah da buna uymuştu. Uhut Dağı’nın eteklerine gelince, düşmanın gelip dağın ön tarafına doğru konuşlandıklarını görünce, Efendimiz (s.a.v.) de en uygun bir şekilde askerlerini yerleştirmiş, stratejik bir konumu olan Ayneyn geçidine ise Abdullah b. Cübeyr komutasında elli okçu görevlendirmiş ve onlara şöyle talimat vermişti: “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar(akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.” (İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 47; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 4, s. 293) emrini vermişti. Okçular tepesindeki müslümanlar savaşın kazanıldığını düşünerek ganimetten pay almak için birkaç sahabe hariç tepeyi terk etmişlerdi.:

Birincisi; Ashab meydan savaşı konusunda ısrarcı olmuşlardı. İkincisi;. Okcular Alah’ın Resulünün emrine riayet etmemiş ve dinlememişlerdi. Üçüncüsü; Müslümanlar dünya malına meyletmişlerdi. O an için böyle bir zafiyete düşen Müslümanlar bu nedenlerden dolayı kazanacakları bir savaşı kaybettiler. Çünkü Allah’ın Rasulü’nün emrine riayet etmemenin ve dünya malına meyletmenin bedelini Allah onlara savaşı kaybettirerek uyardı.

Peygamber Efendimiz Hudeybiye olayında, rüyasında kendisinin ve ashabının emniyet içinde başlarını traş ederek Mekke’ye girdiklerini görmüş bunu ashabına haber vermişti. Müslümanlar peygamber efendimizin öncülüğünde silahsız bir şekilde umre için yola çıkmışlardı. Hudeybiye de müşrikler tarafından alıkonulup Kabe’yi tavaf etmeleri engellenmişti. Elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın şehit edildiği bilgisi Müslümanlara ulaşınca Müslümanlar Hz. Osman’ın intikamını almak için Hudeybiye’de Peygamber efendimize biat etmişlerdi. Bu durum Kur’an- ı Kerimde şöyle övülmüştür: “Şüphesiz Allah, ağaç altında sana bîat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fetih 18-19) Allah, Müslümanların, Rasulüne karşı gönülden vermiş oldukları destekten memnun olmuş ve onları Hayber’in ve Mekke’nin fethiyle müjdelemiştir. Müşriklerle yapılan Hudeybiye antlaşması ise Kur’an-ı kerimde şöyle ifade edilmektedir. “Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir” (Fetih 10)

Mekke fethedilmiş artık İslamın ve müslümanların önündeki engeller tek tek ortadan kalkmıştı. İnsanlar fevç fevç İslama giriyorlardı. Peygamber Efendimiz hedef olarak Huneyn’i göstermişti. Müslümanlar on iki bin kişilik bir orduyla Huneyn’e hareket etmişlerdi. Müslümanlar hiç bu kadar büyük bir orduya sahip olmamışlardı. Yolda giderken Müslümanlar sayılarının çokluğuyla övünmeye ve bu orduyu artık kimsenin yenemeyeceğini düşünmeye başladılar. Artık Allah’a güvenden çok kendi sayısal çokluklarına ve güçlerine güvenmeye başlamışlardı. Sonra bu sayıları kendilerine yetmemiş ve savaşı kaybetmek üzere iken Allah’ın yardımıyla tekrar galibiyet elde etmişlerdi. Bu durum Kur’an- ı Kerimde şöyle ifade edilmektedir: “Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisingeriye dönüp kaçmıştınız.” (Tevbe 25) “Sonra Allah, Resûlü ile mü’minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.” (Tevbe 26)

Müslümanlar, tam yaz sıcağında hurma hasadının olduğu ve yıllık hasılat çalışması yaptıkları bir dönemde Tebük seferine çıkmakla emrolunmuşlardı. Müslümanlardan bazıları mevcut durumlarını bahane göstererek isteksiz davrananlar ve yavaştan alanlar olmuştu. Bu durum ayette şöyle ifade edilmiştir: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” (Tevbe 38-39)

Olaylarla ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yaşanan bu olaylar da göstermektedir ki; İlahi öğretiye tabi olup, Allah ve Resulünün emirlerine ayet-i kerime de de belirtildiği gibi “…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7) emrine uygun hareket eden Müslümanlar Allah’ın yardımına mazhar olmuşlardır. Esas olan tam gönülden hem de canı gönülden ilahi öğretiye tabii olmaktır. Bu gerçekleştiğinde ve Allah’ın yardımı geldiğinde de hiç bir beşeri ve şeytani öğreti Müslümanlara galip gelemeyecektir. Ne zaman ki Müslümanlar ilahi öğretiye tabi olmada eksiklik göstermiş ve kusurlu davranmışlarsa işte o zaman Allah’ın uyarısı gelmiştir. Müslümanların yeryüzünde var olabilmeleri, kendilerine vadedilen huzur, güven ve emniyet içinde yaşayabilmeleri ilahi öğretiye tabi olmalarına bağlıdır. İlahi öğretiden uzaklaşan Müslümanlarda tevbe 38-39 da belirtilen durumla karşılaşmışlardır. Günümüzdeki Müslümanların durumu da kesinlikle bundan farklı değildir. Günümüzün hastalığı ilahi öğretiden uzaklaşmış olmaktır. Bunun tedavisi ise, “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud 112) ayeti gereği ilahi öğretiye tam teslimiyettir.

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.