Gül İftarları ve Çocuk Oruçları

Unutulan Ramazan Âdetleri: 1

Konya’da hayatlı kerpiç evlerin çoğunlukta olduğu yıllarda, mekânın olduğu kadar zamanın da gerçek kahramanı olan Konyalı annelerin bir tekerleme gibi saydıkları ramazana endeksli dinî takvimleri “cemaziyelevvel, cemaziyelahir, ilk namaz, orta namaz ve ramazan” şeklindeydi. Bu itibarla Konyalı anneler mübarek üç aylara da, üç ayların zirvesi ramazana da iki ay öncesinden hazırlanırlardı. Bu irfan sahibi kadınların dinî takvimlerinde recep ayının neden “ilk namaz”, şabanın ise niçin “orta namaz” adını aldığı sorusunun cevapsızlığı ise, sorunun ehemmiyetsizliğinden olsa gerekti. Zaman zaman zihnimi işgal eden bu sorunun cevabı, namaz ibadetinin, recep ayının yirmi yedinci gecesi vuku bulan Miraç Gecesi’nin hediyesi oluşu olabilir miydi acaba?..
Konya’da ramazan ikliminin esintilerine daha on beş gün öncesinden, orta namazın on beşinci gecesi olan Berat Kandili’nden sonra, tanık olunurdu. Ramazan katığının bir kısmı çarşıdan temin edilirse de bunların önemli kısmı evde “giyinince hanım, soyununca arap olan” Konyalı annelerce kotarılırdı. “Ümmeci (imece)” olarak bir araya toplanan hısım akraba, konu komşu kadınlar evlerinin ihtiyacı olan erişteleri keser, şehriyeleri döker, yufkaları kayardı. Duruma göre kesilen koyun veya koyunlarla ramazan etliğinin hazırlanmasından sonra da ev kaldırılır, iç duvarlar cilalanıp dış duvarlar aşılanarak ramazan burcu burcu ak toprak, aşı toprağı kokan evlere buyur edilirdi.
Ramazan günlerinin bayram saatleri olan iftar sofraları diğer zamanların akşam sofralarından çok farklıydı. Bu farkı oluşturan sofra müşterekliği, paylaşımcılığıydı. Sokağın, mahallenin muhtacı daha çok hatırlanıp sofraya buyur edilir, eş dost, hısım akraba davetlerinin yanı sıra yakın komşular zaman zaman iftarlıklarıyla bir araya gelip azık karıştırırlardı. Ramazan davetleri ruhuna daha uygun olduğundan Konya’nın meczupları dahi bu güzelliklerden mahrum bırakılmazlardı.
Konya’nın gülleri mesabesindeki bu meczuplardan günümüzde tek Parsanalı Mustafa kaldı. Yaşı doksanı geçen Mustafa da bitip tükenmez bir giysi aldırma açlığına düştüğü için artık kendisine lâkap olan “Kapı Cami’de ölü va, ölü va...” duyurularından vazgeçti.
Belindeki tahta kılıcıyla her sabah dükkânları ziyaret ederek fısıl fısıl okuduğu dualarla dükkânların kapısını, penceresini, duvarlarını sıvazlayıp afsunlayan Miyase’nin oğlu... Konya çarşısının bu gülünün uğuruna inanan esnafın sayısı az değildi. Bir ucunun çıkıntısını kesip yontarak emzik şekline getirdiği bekeresinden (makarasından) sigarayı, ağzından bu emziği, yüzünden de gülümsemeyi hiç eksik etmeyen Bekereli Mustafa... Konya çarşısının kısa pantolonlu gülü Düt Selattin... Selahattin’in başındaki hayalî butona parmağıyla basıp onu “düüt” diye öttürmeyen Konya çarşılısı kalmış mıdır acaba?.. Ne bulursa üstüne başına dolduran derbeder Silleli İsmail... Göz göze geldiklerinin varsa elindeki nesneden, yoksa para isterdi. Vermeyene okkalı bir küfür, olmadı bir tükürük... Ancak, güleç bir yüz eşliğinde yapılan bu eylemden kimse alınmadığı gibi, bazıları onu bu duruma özellikle düşürürdü. Onu tanımayanların iğrenecekleri bu gülü keramet ehli gören Konyalı sayısı az değildi. Bir ayağı sakat gazelhan Deli Veli... İstanbul Caddesi’nin en renkli hamalı Tut Salma Helil... Halil’i, elinden hiç bırakmadığı urganıyla daima göreve amade görürdünüz. Kalın kaba sesiyle güzel güzel anlatan yahut ağır azam sırtındaki yükünü taşıyan bu adamı, şakacı bir esnafın “Helil tut, salma!” haykırışı cin atına bindirirdi. Bu sözü söyleyenin kondisyonu iyi olmalıydı yalnız. Zira Halil’in sırtından yükleri fırlatıp atmasıyla başlayacak uzun kovalamacaya dayanabilmeliydi. Kızdığındaki naraları da meşhur olan Halil, aynı zamanda bir Konya güvercinleri uzmanıydı. Bastondan sazıyla ağzı türkülü Bastonlu Hasan...
Çoğu insanın “deli” deyip geçivereceği bu insanları hakiki Konyalı oldukça kale alırdı. Zaman zaman bunları kızdırıp zevklenseler de hiçbirini kırmayı aklının ucundan bile geçirmezdi.
Güller, otuz ramazanı da iftar davetsiz geçirmezlerdi. Geçmişte bir dostunun evinde gül iftarına tanık olan bir tanışımız, bunların olanca döküm saçımına rağmen bu iftara imrenip kendisi de vermek ister. Bunların başına (delibaşı) durumu iletir. Henüz ramazanın başlarında oldukları hâlde aldığı cevap şaşırtıcıdır:
- İnşallah seneye beyim, bu sene doluyuz...
Bunları iftara alma dileği mutlaka ramazan girmeden önce bildirilmelidir. Aksi takdirde ramazan içinde bunları iftara çağırmanın mümkünatı yoktur. Böyle anlarda güllerin arasındaki telepatik iletişime de değinmeden geçemeyeceğim. İftarın nerede olduğunun bunlardan birine söylenmesi yeterlidir. Akşama tekmili iftar verilecek evdedirler.
Meslek erbaplarını meşgul eden iç çekişme ve kıskançlıklar Konya gülleri için de ayniyle vakidir. Bu vakıa onların iftar sofralarına dek uzanır. Yemekler döküm saçım yenir, kahveler çaylar da öylesine... Bütün ikramlardan sonra bunları gönderme zamanı gelip çatmıştır. Evi birbirine katma meşgalesine düşmüş gülleri kapı dışarı etmek her babayiğidin harcı değildir. Birini kucaklayıp atsanız, diğeri için döndüğünüzde bu içeri girmiştir bile. Bu işi ancak delibaşı gerçekleştirebilir. Delibaşının tren sesi çıkarıp onun gibi ötmesiyle bütün güller birer birer onun arkasında katar oluştururlar. Delibaşının tren taklidi sesleriyle bu ilginç katar, kapılarının açılmasıyla da, evin bütün odalarına girip çıkmaya başlar. Evin odaları arasında cereyan eden bu turlamaların akabinde güller, ardına kadar açılmış cümle kapısından dışarı uğradıklarının farkına bile varamazlar. Durumun farkına vardıklarında ise kapı çoktan kapanmıştır artık.
O yıllarda oruca özenen çocuklar da büyüklerinden müşfik destekler görürlerdi. Özellikle uzun yaz günlerinde “tekne orucu” tutan afacanlar, ancak birkaç “direk”le iftarı karşılayabilirlerdi. Malum, tekne genellikle ağaçtan oyulmuş, bazen de tahtadan çakılmış bir kaptır. Teknede yoğrulan hamur, tandırda ekmek hâline geldikten sonra da ısıranı marifetiyle hamurundan arındırılmış bu teknede istiflenirdi. Açlığı galip gelen afacan, ekmek teknesinin bez örtüsünü aralayıp aldığı ekmekle orucuna bir direk vururdu. Büyüklerinin: “Direk attığınız için sizin orucunuz bizimkinden sağlam olur” teşvikiyle afacanlar günde birkaç kez teknenin kulağını tutardı. Büyükleri gibi direksiz tutulan küçüklerin orucu ise, mutlaka evin bir büyüğü tarafından satın alınırdı.
O yılların ramazanlarında çocukların önemli bir görevi de kapı önünde iftar topunu beklemek ve topun atıldığından ev halkını haberdar etmekti. Bu anlarda elinde iftarlığı ile kapı önündeki çocukların ağzından şu tekerleme eksik olmazdı:
- Ha topum ha, güm diyivir, zım diyivir, iccacık mamaları ham diyivir!..

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi