Ex! Eksildi Dünyadan...

Ex! Eksildi Dünyadan...
Dünyadan eksildim de fark edildim mi? En son çıktığım kapının ardından bekleniyor muyum? Olmazsa olmazı olduğum kaç kapı var?
Kaza olmuş, trafik kapalı…
“Kimmiş ölen?”
“Bilmem…”
“Ne kadar daha bekleriz, sıkıldım…”
Hayattan eksilince ben, eksildi mi birileri? Birilerinin kolu kanadı kırıldı mı?
Yoksa yaşadığımı bilmiyorlar mıydı? Kimse eksildiğimi fark etmedi mi yoksa?
Çölde yırtıcı bir aslan görüp kaçar adam. Kaçarken karşısına çıkan kuyuya atar kendini. Kuyu derindir, tam dibe düşmek üzereyken kuyunun duvarında bir ağaç dalına tutunur. Aslandan kurtulmuştur ama kuyunun dibinde kocaman ağızlı bir ejderha beklemektedir. Avının ağzına düşeceğinden emindir. Adam dala tutundukça ejderhadan kurtulacaktır kurtulmasına ama bir de ne görsün! İki eliyle tutunduğu dalı biri siyah biri beyaz iki fare kemirmektedir. Sonuna kadar tutunsa bile dal sonunda kopacaktır. Bu arada tutunduğu dalın bir incir dalı olduğunu fark eder, olgunlaşmış lezzetli incirlere kayar gözü. İştahı açılır incirleri yemeye başlar. Kuyuyu, dalı, tepesinde bekleyen aslanı, kuyu dibindeki ejderhayı, siyah ve beyaz fareleri unutur. Keyfine bakar.
İşte sevgili dost. Oyalandığın o incir ağacı dünyadır. Anlık lezzetlerle oyalanıyorsun. O siyah beyaz fareler gece ve gündüzdür. Kemiriyorlar dünyayı. Aşağıdaki ejderha ise mezardır. Tepende duran aslan ise ölüm… Korkuyla kaçtığımız ölüm…
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu hikâyesi ne güzel özetliyor hayatı. Ve madem ölüm gerçek diyor. Bundan kurtuluş yok. Hem madem gençlik gidecek. Hem madem ölüm öldürülmüyor. Neden inciri yerken her şeyi unutuyoruz ki? Gece gündüzün bizi hızla zayıflattığını, mezara düşeceğimizi… O yalancı inciri yerken neden mutlak hakikati unutuyoruz hemen?
Bağdat’ın sıcak mevsiminde bir adam buz satıyordu. Buz erirse ne satıcıya kalacaktı ne alıcıya. Heba olup gidecekti bu kıştan kalan değerli armağan. Bu yüzden avazı çıktığı kadar bağırıyordu adam: “Sermayesi erimekte olan bu adama yardım edin!”
Yorgunluğumu gidersin diye elime aldığım roman yordu beni. Senai Demirci’nin Öldüğüm Gün romanı. Hayatı ve ölümü bu romanda tüm hücrelerinizle hissedeceksiniz. Senai Demirci’nin şiirsel anlatımıyla ölümü hissediyorum iliklerime kadar. Şimdiyi, ölümü ve sonrasını.
Soru sorduruyor kitap. Ben olmasam bu dünyada ne eksilir? Sahiden bir gün birileri benim için ex oldu dese, eksilecek mi dünyadan bir şeyler? Birilerinin kolu kanadı kırılacak mı?
Neyi tuttuğumun neyi unuttuğumun farkında mıyım? Saniyelik yanılgıyla gidiyor birçok can… “Kamyon şoförünün anlık dalgınlığıyla E Beş Karayolu kana boyandı…” Üç saniye. Hiç önemsemediğim üç saniye. Buz satan adam gibi sermayemin hızla eridiğini bilmeli değil miydim yoksa..?
Sanki biz inanmıyoruz ölmekten sonra dirilmeye? Şüphe ediyoruz sanki? Oysa ilk yoktan var eden ikinci kez var edemez mi? İlk yaratma ikinci yaratmadan daha kolay değil midir?
Yok yok sanki biz inanmıyoruz ölünce dirileceğimize.
Fareler kemirmeye devam ediyor, durmaksızın. Ve biz yalancı incirlerle oyalanıyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi