Çin Malları
Yayınlanma:
On beş gündür kaplıcada olduğumu ve dinlendiğimi değerli okuyucularım diğer yazılarımdan biliyorlar. İkiye bir kaplıcadan bahsedip duruyor demesinler diye bu durumu açıklıyorum. Aslında bulunduğumuz kaplıca sık sık bahsedilecek, başka bir yere gitmeye ihtiyaç duyurmayacak güzellikte ve düzende. Su olan yerde hayat olur derler ya. Burada her çeşit su, bol miktarda var. Kaplıcada yalnız sıcak su değil, soğuk su da bol miktarda var. Kaplıcanın içme suyunu beğenmeyenler için yakın mesafede pınar suları da var. Suların beslediği seralarda taze sebze de eksik olmuyor.
Burada her şey var, ama kaplıca sayesinde edindiğimiz dostlarımız yine de bizi yalnız bırakmıyorlar, şurayı da görelim, burayı da gezelim diyerek durmadan var olsunlar sağa sola götürüyorlar. Cenâb-ı Hak biz kullarına, öyle güzellikler vermiş ki; biri diğerini aratmıyor, hiç birisi de bir birine benzemiyor. “Burayı gördük, çok güzelmiş, başka bir yer görmesek de olur” diyemiyorsunuz. Her yerin ayrı bir güzelliği, her ormanın ayrı bir ağacı, her yamacın ayrı bir avcısı, her nehrin ayrı bir çağlayanı, her vadinin ayrı bir rüzgârı. her yamacın ayrı bir çiçeği ve hattâ değişik seslerde ve ötüşlerde kuşları bile var.
Her nedense bizim insanımız kırlara, ormana, bağa bahçeye ekip dikmek, çalı çırpı toplamak yani çalışmak için gidiyor. Bu güzellikleri doya doya seyretmek, içimize sindirmek ve dolayısıyla Yaratanın gücünü ve kudretini düşünmek için giden de var mı bilmiyorum? Biz onun için gidiyoruz falan da demek istemiyorum. Bizim gidişimizin de diğerlerinkinden pek bir farkı olmuyor. Biz şehrin kalabalığından ve gürültüsünden, trafiğinden, betonundan ve sıcak asfaltından kurtulmak için gidiyoruz ve kendimizi kırlara atınca (Piknik değil) rahatlıyoruz. İşte yine böyle bir rahatlama molasındayız.
Kaplıca sebebiyle bulunduğumuz ilçede halıcılık yapan bir kardeşimiz, arabasıyla bizi kaplıcadan alıp yeşilliklerle çevrili düz bir yolda 20-25 km. götürdükten dağ tarafına dönerek tepeye tırmanmaya başladı. İçinden geçmekte olduğumuz köyü göstererek; ”işte burası benim köyüm^” dedi. Köyün dağ tarafında, sırtını dağa vermiş, pencerelerini ovaya açmış güzel bir evin önünde durduk. “Burası da gördüğünüz gibi henüz bitiremediğim dinlenme veya kır evim, misafir evi de diyebilirsiniz” dedi. Etrafı çamlarla çevrili, önünde yetecek kadar bahçesi olan sevimli bir ev. Ev sahibimiz halıcı olduğu için hemen arabasından aldığı büyük bir halıyı yere sererek; “Buyurun oturun” dedi.. Üzerine oturduğumuz halılar yün iplikten el dokuması ve kök boyası. Bizi halının üzerine oturtan ev sahibimiz bir anda arabasıyla gözden kayboldu ve bir müddet sonra bağından kopardığı bir sepet taze üzümle döndü.
İzzet ve ikramı seven bir kimse olduğu her halinden belli olan ev sahibimize; ”İşler nasıl giriyor, halıcılıktan memnun musunuz?” diye sorunca: “Çin malları (halıları) bizim işimizi bitirdi.” dedi. Halılarımızın değerini bilerek; “Çin malları aynı kalitede mi, sizin işinizi nasıl bitirir?” diye sorduk. “Kalitesi, aşağı yukarı bizim halılara yakın ve ucuz.” şeklinde cevap verdi. “Çin’de işçilik ucuz ve işçi bol olduğu için maliyet düşüyor, biz aynı fiyata mal edemiyoruz.” diye ilâve etti ve şunları da söyledi: ”Eskiden sipariş olsun olmasın elimizde hazır halı bulunurdu. Satılmaz, elimizde kalır tarzında bir endişe ve korkumuz yoktu. Şimdi ise sipariş almadan halı dokutmuyoruz. Çin halısı bizim yerli imalâtı durdurdu. Köylerde bize halı dokuyanlar işsiz kaldılar. Bu yoldan geçimini sağlayan insanlar sıkıntı içerisindeler.”
Görüyor musunuz Çin halılarının yaptığını. Halıcılıkta böyle, bakalım diğer iş kollarında ve imalâtta nasıl? Dışarıdan mal almalıyız, ama o malların içeride neye mal olduğunu veya ne yaptığını da bilmeliyiz.
Demek ki Çin’den gelen ve ucuza satılan mallar yerli halıları yavaş yavaş piyasadan kaldırıyor veya değerini düşürüyor. Tüccar aynı fiyata satamadığı için malları elinde kalıyor. Çalıştırdığı işçileri işten çıkarmak zorunda kalıyor. Satışını garantilemeden imalât yapmıyor. Yerli piyasa, hareket ve bereketini Çin malları sayesinde kaybediyor. Türkiye ile Çin arasındaki alış veriş herhalde esnafın işine gelmiyor ve yüzünü güldürmüyor. Yani Lâleli piyasası gibi değil. Lâleli piyasası tüccarın yüzünü güldürüyor ve yeni yeni iş yerlerinin açılmasına sebep oluyordu. Beş liraya gömlek, üç liraya ayakkabı ve on liraya pantul satılıyor. Çin malımı, hırsızlık malımı, batan geminin mallarımı ne olduğu belli değil.
Ben ekonomist değilim, ticaretle de uğraşmıyorum. Siyasetle uğraşmadığım gibi. Yalnız bu cemiyette yaşayan, çarşı pazarda dolaşıp duran, etrafındaki olup bitenleri az çok fark eden birisiyim. Marketlere girip çıkan eksik değil. Büyük mağazalar da ucuzluk ve indirimle işi götürmeye çalışıyor. Yalnız orta sınıf esnafın ve el emeğiyle geçinenlerin işleri kötü. Orta sınıf esnafın yok olmasını isteyen bir gizli el var sanki ülkemizde. Yaşadığımız şehirde iş yerine kilit vuran, kepenk kapatan orta sınıf ticaret erbabının sayısı az değil. Halıcı dostumuzun anlattığı gibi Çin malları da bu işi körüklüyor. Çin malları piyasada işsizliğin artmasına ve imalât kalitesinin düşmesine sebep oluyor.
Evi güzel olan halıcı kardeşimizin inşallah işleri de düzelir ve güzel olur. Bize güzel bir gün yaşattığı için kendisine teşekkür eder, sıhhat ve afiyetler dileriz.
Burada her şey var, ama kaplıca sayesinde edindiğimiz dostlarımız yine de bizi yalnız bırakmıyorlar, şurayı da görelim, burayı da gezelim diyerek durmadan var olsunlar sağa sola götürüyorlar. Cenâb-ı Hak biz kullarına, öyle güzellikler vermiş ki; biri diğerini aratmıyor, hiç birisi de bir birine benzemiyor. “Burayı gördük, çok güzelmiş, başka bir yer görmesek de olur” diyemiyorsunuz. Her yerin ayrı bir güzelliği, her ormanın ayrı bir ağacı, her yamacın ayrı bir avcısı, her nehrin ayrı bir çağlayanı, her vadinin ayrı bir rüzgârı. her yamacın ayrı bir çiçeği ve hattâ değişik seslerde ve ötüşlerde kuşları bile var.
Her nedense bizim insanımız kırlara, ormana, bağa bahçeye ekip dikmek, çalı çırpı toplamak yani çalışmak için gidiyor. Bu güzellikleri doya doya seyretmek, içimize sindirmek ve dolayısıyla Yaratanın gücünü ve kudretini düşünmek için giden de var mı bilmiyorum? Biz onun için gidiyoruz falan da demek istemiyorum. Bizim gidişimizin de diğerlerinkinden pek bir farkı olmuyor. Biz şehrin kalabalığından ve gürültüsünden, trafiğinden, betonundan ve sıcak asfaltından kurtulmak için gidiyoruz ve kendimizi kırlara atınca (Piknik değil) rahatlıyoruz. İşte yine böyle bir rahatlama molasındayız.
Kaplıca sebebiyle bulunduğumuz ilçede halıcılık yapan bir kardeşimiz, arabasıyla bizi kaplıcadan alıp yeşilliklerle çevrili düz bir yolda 20-25 km. götürdükten dağ tarafına dönerek tepeye tırmanmaya başladı. İçinden geçmekte olduğumuz köyü göstererek; ”işte burası benim köyüm^” dedi. Köyün dağ tarafında, sırtını dağa vermiş, pencerelerini ovaya açmış güzel bir evin önünde durduk. “Burası da gördüğünüz gibi henüz bitiremediğim dinlenme veya kır evim, misafir evi de diyebilirsiniz” dedi. Etrafı çamlarla çevrili, önünde yetecek kadar bahçesi olan sevimli bir ev. Ev sahibimiz halıcı olduğu için hemen arabasından aldığı büyük bir halıyı yere sererek; “Buyurun oturun” dedi.. Üzerine oturduğumuz halılar yün iplikten el dokuması ve kök boyası. Bizi halının üzerine oturtan ev sahibimiz bir anda arabasıyla gözden kayboldu ve bir müddet sonra bağından kopardığı bir sepet taze üzümle döndü.
İzzet ve ikramı seven bir kimse olduğu her halinden belli olan ev sahibimize; ”İşler nasıl giriyor, halıcılıktan memnun musunuz?” diye sorunca: “Çin malları (halıları) bizim işimizi bitirdi.” dedi. Halılarımızın değerini bilerek; “Çin malları aynı kalitede mi, sizin işinizi nasıl bitirir?” diye sorduk. “Kalitesi, aşağı yukarı bizim halılara yakın ve ucuz.” şeklinde cevap verdi. “Çin’de işçilik ucuz ve işçi bol olduğu için maliyet düşüyor, biz aynı fiyata mal edemiyoruz.” diye ilâve etti ve şunları da söyledi: ”Eskiden sipariş olsun olmasın elimizde hazır halı bulunurdu. Satılmaz, elimizde kalır tarzında bir endişe ve korkumuz yoktu. Şimdi ise sipariş almadan halı dokutmuyoruz. Çin halısı bizim yerli imalâtı durdurdu. Köylerde bize halı dokuyanlar işsiz kaldılar. Bu yoldan geçimini sağlayan insanlar sıkıntı içerisindeler.”
Görüyor musunuz Çin halılarının yaptığını. Halıcılıkta böyle, bakalım diğer iş kollarında ve imalâtta nasıl? Dışarıdan mal almalıyız, ama o malların içeride neye mal olduğunu veya ne yaptığını da bilmeliyiz.
Demek ki Çin’den gelen ve ucuza satılan mallar yerli halıları yavaş yavaş piyasadan kaldırıyor veya değerini düşürüyor. Tüccar aynı fiyata satamadığı için malları elinde kalıyor. Çalıştırdığı işçileri işten çıkarmak zorunda kalıyor. Satışını garantilemeden imalât yapmıyor. Yerli piyasa, hareket ve bereketini Çin malları sayesinde kaybediyor. Türkiye ile Çin arasındaki alış veriş herhalde esnafın işine gelmiyor ve yüzünü güldürmüyor. Yani Lâleli piyasası gibi değil. Lâleli piyasası tüccarın yüzünü güldürüyor ve yeni yeni iş yerlerinin açılmasına sebep oluyordu. Beş liraya gömlek, üç liraya ayakkabı ve on liraya pantul satılıyor. Çin malımı, hırsızlık malımı, batan geminin mallarımı ne olduğu belli değil.
Ben ekonomist değilim, ticaretle de uğraşmıyorum. Siyasetle uğraşmadığım gibi. Yalnız bu cemiyette yaşayan, çarşı pazarda dolaşıp duran, etrafındaki olup bitenleri az çok fark eden birisiyim. Marketlere girip çıkan eksik değil. Büyük mağazalar da ucuzluk ve indirimle işi götürmeye çalışıyor. Yalnız orta sınıf esnafın ve el emeğiyle geçinenlerin işleri kötü. Orta sınıf esnafın yok olmasını isteyen bir gizli el var sanki ülkemizde. Yaşadığımız şehirde iş yerine kilit vuran, kepenk kapatan orta sınıf ticaret erbabının sayısı az değil. Halıcı dostumuzun anlattığı gibi Çin malları da bu işi körüklüyor. Çin malları piyasada işsizliğin artmasına ve imalât kalitesinin düşmesine sebep oluyor.
Evi güzel olan halıcı kardeşimizin inşallah işleri de düzelir ve güzel olur. Bize güzel bir gün yaşattığı için kendisine teşekkür eder, sıhhat ve afiyetler dileriz.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.