“Çankkale Destanı” Şiirini Yazan Ruh

Necid Seyhati Âkif’in Medine’ye kadar uzanır. İngilizlerin Arabistan’daki aleyhtarı faaliyetlerine karşı Arapları uyarmayı uyandırmaya çalışır. Günlerce süren bu yorucu çalışmalar karşısında bir nebzede Arapları İngilizlere karşı uyandırlmıştır.

Âkif bu seyehati sırasında Eşref Sencer Bey’in Anadolu- Bağdat Demir Yolu Hicaz’a ayrılmış son istasyonda bulunduğu sırada Harbiye Nazırı Başkumandan’ı Enver Paşa’dan bir haber alır, Çanakkale Zafer’ini Enver Paşa, Eşref Sencer Bey’e müjdeler. Eşref Sencer Bey bu büyük müjdeyi Âkif’e müjdeler.

Âkif hayatının en mesut anını yaşar.

O gece gökyüzü pek parlaktı. Ay bedir halindeydi. Çöl gecesinin parlak yıldızlı seması, çöl toprakları zaferin şerefini taçlandıran bir güneş ışığı gibi parlak ay ışığı altındaydı. Âkif, istasyon kulübesinin arkasındaki hurmalığa çekildi. Bu sağlam seciyeli, sağlam imanlı ve yüksek ahlâklı vatan, milet sevdalısı, memleket, millet aşkıyla yanan. Derviş kadar lekesiz, evliya kadar temiz olan Âkif kıbleye dönmüştü. Şükür namazı için secdeye kapanmıştı. Secdede hıçkıraklara boğuluyordu. O ne müthiş hıçkırık ki ne müthiş gözyaşı dökmekti. İstasyon kulübesinde oturanlar, onun sadace hıçkırıklarını duyuyorlardı.

İçli derin hıçkıraklarla bu derviş ruhlu şair secdede ağlıyordu. Sanki bir perde açılmış önüne savaşın bütün dehşeti serilmiş. Küçücük bir karaya saldıran, çeliklerin arkasına saklanmış ateşten yalımdan gülleler gönderen, ölüm indiren ve ölüm kusan sırtlan sürüsünün yaptığı vahşete karşı kahramanca çarpışan bu arslan mehmetçiğin alevden ateşten gülleleri göğsünde söndürdüğünü yaşar gibi oluyor, yüreğinde ve bütün hücrelerinde hissediyordu. Mehmetçiğin yaşadığı kahramanlığı yüreğinde yaşıyor gibi düşmanın vahşetini, tek dişli canavarın zalimliliğini, mahşer gününe benzeyen bu savaş meydanında, düşman gibi sperlerde çelik arkasına saklanmayan, düşmanın gönderdiği alevlerden çelik güllereri göğsündeki sağlam imanla, bu imana sahip birinin korkutulamıyacağını gülerek ölüme giden alevleri söndüren mehmetçiğin yüksek ruhunu anlatıyor, hemde mehmetçiğe sesleniyordu. Bu kahramanların kahramanca çarpışmasını, vurulan mehmetçiğin gülümseyerek peygamberin avucuna düştüğünü, tebessümle cennet bahçelerine girişini görmüşçesine, bu derviş ruhlu şair “Çanakkale Destanı” şiirini yazıyordu.

Secdeden kalktığı anda dökülen göz yaşından alnını koyduğu çöl kumları çamur olmuştu. Bu çöl kumları bu kadar ilahi gözyaşı dökeni birini ne görmüştü ne de şahit olmuşlardı. Sabahın ilk ışıkları doğmaya başlamıştı. “Çanakkale Destanı” şiiri tamamlanmıştı.

Sabah Eşref Edip’le karşılaşınca:

Mehmet Âkif:

-Artık öle bilirim Eşref… ölsemde gözüm açık gitmez, demişti.

.…

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi