Bursa'dan Konya'ya Seyahat (5)

İslâm filozoflarının ariflerinden Molla Câmi, Mevlânâ’nın kabrini ziyaret için büyük bir istekle Konya’ya geldiğinde, dergâhın cümle kapısının eşiğine ayak basınca gördüğü yücelik işaretlerinden dolayı büyük bir tevazu ile sarığını çıkararak yere sermiş ve üzerinden yürüyerek nihayete gelince hayranlık denizinin neş’e veren feyizlerine dalmış bir hâlde; “Ân Ferîdûn-ı cihân-ı manevî/Bes bûd burhân-ı kadreş Mesnevî” diye başlayan meşhur kıt’asını, birdenbire okuyuvermiştir.
Sultanü’l-Ulema, aile efradı ve beraberindekilerle Belh’den ayrılarak Bağdat’a gelmiş ve üç gün sonra Kâbe’yi tavaf ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret için ayrılmış. Şam yoluyla Erzincan’a dönmüş, fakat fazla kalmayan Bahaeddin Veled, kış olduğu için Erzincan Akşehiri’ne geçerek, orada dört sene kalmış, bu arada oğlu Celâleddin’i, Hoca Şerafeddin Lâlâ-i Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun’la evlendirmiş, bu evlilikten Sultan Veled dünyaya gelmiştir. Sultanü’l-Ulema sonra Konya’ya bağlı Lârende’ye (Karaman) geçmiş, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, bir medrese inşa ettirmiş ve Âlimler Sultanı da yedi sene bu medresede ders verdikten sonra Sultan Alaeddin’in isteği üzerine Konya’ya gelerek yerleşmiş, Altunpâ Medresesi de Sultanü’l-Ulema adına yaptırılmıştır. Mevlânâ, babasından çeşitli ilimleri öğrenmiş ve bu sâyede feyizlere kavuşmuş, terbiye usûlünü velîlerin büyüğü Seyyid Burhaneddin’den almıştır. Mevlânâ, Sadreddin-i Konevî’den ilâhî hakikatler ilmini okumuş, Evhadüddin-i Kirmanî’den de ders görmüştür.
Hz. Mevlânâ, Şems-i Tebrizî’nin Konya’dan ikinci defa gidişinden sonra Selahaddin-i Zerkubi’yi onun yerine koyarak, sohbet etmeye başlamış, Selahaddin’in kızı Fatma Hatunu da oğlu Sultan Veled’e almıştır. Bir gün Mevlânâ, kuyumcular çarşısından geçtiği sırada dükkânında gümüş dövmekte olan Selahaddin’in çekiç sesiyle vecde gelerek semâ etmeye başlamış, Selahaddin de cezbeye kapılarak dükkânından çıkıp Mevlânâ’nınayağının tozuna yüzünü sürmüş. Böylece 2 dost on sene kadar sohbet ve muhabbet etmiştir. Mevlânâ, ilk müridlerinden olan Selahaddin’in vefatı üzerine onun makamına Hüsameddin Çelebi’yi oturtarak, dervişlerin terbiye ve eğitimini ona vermiştir. Hz. Mevlânâ, “Azîzân” adıyla bilinen Şeyh Hâce Ali Râmitenî’ye “lafza-i celâl” zikrini telkin ve talim ederek, kendi vefatından otuzbeş sene sonra doğan Hâce Bahâeddin-i Nakşibendî Hazretlerine bu vasıta ile ulaşmıştır.
Mehmed Ziya Bey’in, Hz. Mevlânâ’ya çok büyük hayranlık duyduğu, Mevlevî tarikatına intisab ettiği ve duygularına “Bursa’dan Konya’ya seyahat” isimli kitabında geniş şekilde yer verişinden anlaşılıyor. Bu münasebetle sık sık Mevlânâ ile ilgili bilgiler veriyor. Buna göre; Hz. Mevlânâ’nın sırtına giydiği hırka, Buharalıların giydiği uzun kollu, yırtmaçlı hırka olup Konya’ya gelişinden sonra dervişlere uyarak sikke giymeye başladığı kaydediliyor. Mevlevî şeyhleri başlarına, önceleri Buhara sarığı sararlardı; sonraları ulema sınıfına özgü kafes sarık sarmaya başlamışlardır. Mehmed Ziya Bey; Mevlânâ türbesinde hürmetle korunan Mesnevî nüshasını ziyaretle şerefe kavuştuğunu, bu nefis nüshanın Hz. Mevlânâ’nın huzurunda yazılan tek nüshadan çoğaltıldığını işaret ederek, güvenilir rivayete göre, 1858 senesine doğru Mevlânâ kütüphanesinde korunan nefis kitaplardan bazılarının, birilerinin eline geçerek satıldığını bildirerek, şöyle devam ediyor:
“Mesnevî’yi kaleme alan Hüsamettin Çelebi’dir. Hüsameddin Çelebi, dostların ve dervişlerin, hakîm Senâyî’nin ‘İlâhînâme’ sine ve Şeyh Feridüddin Attar’ın ‘Mantıku’t-Tayr’ ına olan meylini anlayıp Hz. Mevlânâ’ya; ‘Ey Mevlânâ! Gazelleriniz pek çoğaldı. Mantıku’t-Tayr, ya da İlâhînâme gibi bir manzum kitap yazsanız’ yollu yakarışta bulunmuş, bunun üzerine Mevlânâ, Mesnevî’nin anahtarı sayılan ve ilk onsekiz beyti içeren bir kâğıt parçasını sarığının arasından çıkarmış ve ‘Bu yolda bir kitap yazılması Hak tarafından kalbimize ilham edilmiştir’ diye cevap vermiştir. Bazı gün olurdu ki gecenin başlamasından gün doğana kadar Hz. Mevlânâ beyitleri okur, Hüsameddin Çelebi yazar ve yazılan beyitleri yüksek sesle Mevlânâ’ya okurdu. Birinci cilt tamamlandığında, Hüsamettin Çelebi’nin hanımı vefat ettiğinden veya mânevî makamı itibariyle ilahî âlemi seyre daldığından, kendisini aşk ve cezbe istilâ edip, eli kalem tutumaz oldu. İki sene geçince Hz. Hüsameddin, bir sabah vakti yine Mevlânâ’dan Mesnevî’nin kalanını tamamlamasını niyaz etti.”
Bundan sonra Mevlânâ tekrar söylemeye, Hüsameddin Çelebi tekrar yazmaya başlamış, Sultan Veled ile Osman bin İsa el-Mevlevî de kâtiplik görevinde bulunmuşlardır. Hz. Mevlânâ buyurur ki: “Ben şiir ile uğraşmaktan usanmışsam da halkın âdetine uyarak birtakım hakikat ve marifetleri misâllerle manzum olarak anlatmaya mecbur oldum”
Hz. Mevlânâ, birinci ile üçüncü cilt arasında iki sene sessizliği seçmiş, Mesnevî’nin tamamlanması, ikinci ciltten sonra altı senede gerçekleşmiştir. Bu hikmetli kitabın tamamlanmasından sonra Hz. Mevlânâ, dört sene daha yaşadı. Kitabın bütünüyle tamamlanması miladî 1269 yılındadır. Altı ciltten ibaret olan Mesnevî 25 bin 585, bu büyük eserden önce yazdığı Divan-ı Kebir ise, 93 bin 927 beyittir. (Devam edecek)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi