Bursa'dan Konya'ya Seyahat (4)
Yayınlanma:
Seyahatle vakit geçiren aşk ve coşku hazinesi olmuş, kemâle ermiş Hak dostu Şems-i Tebrizî, Bağdat’ta Şeyh Evhadüddin-i Kirmanî ile görüştükten sonra 1244’de Konya’ya gelerek Pirinççiler Hanı’na inmişti. Buraya “Merecü’l-Bahreyn” (iki denizin karıştığı yer) denir. Çünkü; Anadolu’nun denizi Mevlânâ ile İran denizi Şems-i Tebrizî birbirlerine burada kavuşmuşlardı. Mevlevî Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi Efendi’nin, Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’nin buluştukları Pirinççiler Hanı hakkında inceleme yapması için kendisini teşvik ettiğini belirten “Bursa’dan Konya’ya seyahat” kitabının yazarı Mehmed Ziya Bey, Konya’ya gelişinin ertesi günü harekete geçerek, Pirinççiler Hanı’nın Atâiyye Medresesi’nin yerinde olduğunu ifade ediyor. Konya Tarihi’nde bu medresenin Çifte Merdiven Mahallesi’nde Rektörlük binasının önünden eski Cezaevi Caddesi’ne giden yolda Kadı İzzeddin Camii (Karpuzoğlu) karşısındaki Ata Petrol istasyonu’nun yerinde olduğunu öğreniyoruz.
Hz. Pîr ile Şems-i Tebrizî’nin dostluğu 2 yıl devam etmiş, bir müddet sonra Şems, Şam’a gitmiş, Mevlânâ yazdığı bir mektubu oğlu Sultan Veled ile göndererek Şems-i geri getirtmiş. Ancak, miladî 1247 tarihinde Mevlânâ ile Şems arasındaki dostluğu çekemeyenler yüzünden Şems-i Tebrizî bir sabah tekrar ortadan kaybolmuş ve bir daha izi bulunamamış. Mehmed Ziya Bey; seyahat notlarında Hz. Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’nin buluşması ve Şems-in ortadan kaybolmasına geniş yer vererek, şöyle devam ediyor:
“Şems’in Konya’da vefat ettiği ifade ediliyorsa da konu bir belgeye dayanmamaktadır. Bu konuda ne menkıbelerde ve ne de Sultan Veled’in eserlerinde bir kayıt ve işaret yoktur. Ben, Sıdkı Dede’den bu konuyu sorunca ‘Ahmed Eflâki, kayboldu diyor’ sözünden başka delil göstermedi. Bundan 25-30 sene önce (1890) Şems’in türbedarı olduğunu bildiren ve elinde mahallî ulema ve eşraf tarafından verilmiş mazbata bulunan birisinin Bombay’dan İstanbul’a geldiğini güvenilir bir kişiden işittim. Sözün kısası, Şems-i Tebrizî’nin Konya’da vefat ettiği hakkındaki rivayet zayıftır ve Buhara’da bir makamı olduğu söylenir”
Şems’in kerametli dergâhından çıkarak çarşı yoluyla, Allah’ın rahmet nurlarının indiği Hz. Mevlânâ’nın eşiğine giderek yüz sürdüğünü, Konya’da önceki memuriyeti sırasında dergâhı her zaman ziyaretle şeref bulduğu için dervişlerden eski dostlarının olduğunu, bu ziyaretin eski muhabbetleri tazelemeye vesile olduğunu bildiren Mehmed Ziya bey, şunları ekliyor:
“Saat beşe geliyordu. Çelebi hazretleri Meram’daki sayfiyesinden henüz dönmediğinden, türbedar Osman Dede’nin odasına girdim. Kendisi ile görüşenlerin bildiği üzere, Dede Efendi salih bir kimse, yumuşak başlı, alçakgönüllü, hayatının büyük bir samimiyet ve edeple hizmetini yerine getirmeye adamış birisi idi. Odasında bir kahve içecek kadar kalıp sohbet ettikten sonra Mevlânâ’nın bazı emanetlerini ziyaret ederek şeref bulmak üz ere iznini alıp, türbeye yöneldim. Geniş saçaklı mermer bir kapının üstünde, Molla Câmî’nin Mevlânâ’nın türbesini anlatan hikmetli beyti asılıdır. Bunun altında ise Halep’te görüştüğüm Konya eski vergi müdürü, vefalı dost Sadık Bey’in kaleminin eseri olan Mevlânâ’nın ismi asılıdır. Mevlânâ’nın mübarek bedeninin bulunduğu kutsal türbe, âşıkların gözlerine cila verir. Babası Sultanül-Ulemâ ve yakınları bir kubbenin, diğer mevlevîler 3 kubbenin altında gömülüdür. Mevlânâ’nın sandukası üstündeki son derece kıymetli hatlar ve nakışlarla süslü olan örtü, cennetmekân Sultan Selim’in hükümdarlık eseri olduğu gibi baş tarafındaki Kıbrıs’tan getirilen 65 okka ağırlığında ve onaltı mumlu şamdan da Gedik Ahmet Paşa’nın vakfıdır”
Mehmed Ziya Bey, İznik ve İran’ın göz alıcı çinileriyle bezeli, son derece güzel ve adeta gönül süsleyen bir bahçe şeklindeki bu feyizli türbede bulunan çeşit çeşit sanat ürünlerinin, saatlerce seyrine doyulmayan seçkin ve eşsiz güzellikte bir manzara oluşturduğunu belirterek, harika ve muntazam şekillerin, muhtelif güzellikteki renklerin birleşiminin ve hoş ahengiyle ruh okşayıcılığının işte burada görülebileceğini ifade ederek, devamını şöyle dile getiriyor:
“Sanat adına en büyük güzellikleri kendisinde toplayan bu mübarek mezarın kapı ve duvarlarında görülen nakışlar, cennet köşklerinin ihtişamından nişan vermekteydi. Mevlânâ’nın mânevî huzurunda asılı duran ve her birisi bir diyarın hediyesi olan kâşî (İran’ın Kâş şehrinde yapılan sırlı çini) kandillerin, altın ve gümüşten yapılma nefis ve göz alıcı avizelerin, mübarek gecelerdeki kutsal manzarası hakikaten tarif ve tasavvurun üstündedir”
Mevlânâ muhibbi Ziya Bey, duygularını “Bir Mirac gecesi burada bulunmuş idim. Büyük bir temizlik ve samimiyetle yerine getirilen ibadetler ve icra edilen coşkulu semâdaki ruhani zevki anlatamam. Gönüllerin mânevî zevk ve coşkulara daldığı sırada ruhu neşelendiren bu ibadetlerin Allah katında kabul edildiğine ve Allah’ın lûtuf ve affına sebep olduğuna şüphe edilemez; çünkü, diller Allah’ın bereketli övgüsü ve zikriyle dolu olur. Sözün kısası, itaat ve temizlikten meydana gelmiş olan bu türbenin yüce manzarası, saf kalplerde öyle büyük bir ruhanî etki uyandırır ki bu, her türlü nezih ve yüce duygunun üstündedir” şeklinde belirtiyor. (Devam edecek)
Hz. Pîr ile Şems-i Tebrizî’nin dostluğu 2 yıl devam etmiş, bir müddet sonra Şems, Şam’a gitmiş, Mevlânâ yazdığı bir mektubu oğlu Sultan Veled ile göndererek Şems-i geri getirtmiş. Ancak, miladî 1247 tarihinde Mevlânâ ile Şems arasındaki dostluğu çekemeyenler yüzünden Şems-i Tebrizî bir sabah tekrar ortadan kaybolmuş ve bir daha izi bulunamamış. Mehmed Ziya Bey; seyahat notlarında Hz. Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’nin buluşması ve Şems-in ortadan kaybolmasına geniş yer vererek, şöyle devam ediyor:
“Şems’in Konya’da vefat ettiği ifade ediliyorsa da konu bir belgeye dayanmamaktadır. Bu konuda ne menkıbelerde ve ne de Sultan Veled’in eserlerinde bir kayıt ve işaret yoktur. Ben, Sıdkı Dede’den bu konuyu sorunca ‘Ahmed Eflâki, kayboldu diyor’ sözünden başka delil göstermedi. Bundan 25-30 sene önce (1890) Şems’in türbedarı olduğunu bildiren ve elinde mahallî ulema ve eşraf tarafından verilmiş mazbata bulunan birisinin Bombay’dan İstanbul’a geldiğini güvenilir bir kişiden işittim. Sözün kısası, Şems-i Tebrizî’nin Konya’da vefat ettiği hakkındaki rivayet zayıftır ve Buhara’da bir makamı olduğu söylenir”
Şems’in kerametli dergâhından çıkarak çarşı yoluyla, Allah’ın rahmet nurlarının indiği Hz. Mevlânâ’nın eşiğine giderek yüz sürdüğünü, Konya’da önceki memuriyeti sırasında dergâhı her zaman ziyaretle şeref bulduğu için dervişlerden eski dostlarının olduğunu, bu ziyaretin eski muhabbetleri tazelemeye vesile olduğunu bildiren Mehmed Ziya bey, şunları ekliyor:
“Saat beşe geliyordu. Çelebi hazretleri Meram’daki sayfiyesinden henüz dönmediğinden, türbedar Osman Dede’nin odasına girdim. Kendisi ile görüşenlerin bildiği üzere, Dede Efendi salih bir kimse, yumuşak başlı, alçakgönüllü, hayatının büyük bir samimiyet ve edeple hizmetini yerine getirmeye adamış birisi idi. Odasında bir kahve içecek kadar kalıp sohbet ettikten sonra Mevlânâ’nın bazı emanetlerini ziyaret ederek şeref bulmak üz ere iznini alıp, türbeye yöneldim. Geniş saçaklı mermer bir kapının üstünde, Molla Câmî’nin Mevlânâ’nın türbesini anlatan hikmetli beyti asılıdır. Bunun altında ise Halep’te görüştüğüm Konya eski vergi müdürü, vefalı dost Sadık Bey’in kaleminin eseri olan Mevlânâ’nın ismi asılıdır. Mevlânâ’nın mübarek bedeninin bulunduğu kutsal türbe, âşıkların gözlerine cila verir. Babası Sultanül-Ulemâ ve yakınları bir kubbenin, diğer mevlevîler 3 kubbenin altında gömülüdür. Mevlânâ’nın sandukası üstündeki son derece kıymetli hatlar ve nakışlarla süslü olan örtü, cennetmekân Sultan Selim’in hükümdarlık eseri olduğu gibi baş tarafındaki Kıbrıs’tan getirilen 65 okka ağırlığında ve onaltı mumlu şamdan da Gedik Ahmet Paşa’nın vakfıdır”
Mehmed Ziya Bey, İznik ve İran’ın göz alıcı çinileriyle bezeli, son derece güzel ve adeta gönül süsleyen bir bahçe şeklindeki bu feyizli türbede bulunan çeşit çeşit sanat ürünlerinin, saatlerce seyrine doyulmayan seçkin ve eşsiz güzellikte bir manzara oluşturduğunu belirterek, harika ve muntazam şekillerin, muhtelif güzellikteki renklerin birleşiminin ve hoş ahengiyle ruh okşayıcılığının işte burada görülebileceğini ifade ederek, devamını şöyle dile getiriyor:
“Sanat adına en büyük güzellikleri kendisinde toplayan bu mübarek mezarın kapı ve duvarlarında görülen nakışlar, cennet köşklerinin ihtişamından nişan vermekteydi. Mevlânâ’nın mânevî huzurunda asılı duran ve her birisi bir diyarın hediyesi olan kâşî (İran’ın Kâş şehrinde yapılan sırlı çini) kandillerin, altın ve gümüşten yapılma nefis ve göz alıcı avizelerin, mübarek gecelerdeki kutsal manzarası hakikaten tarif ve tasavvurun üstündedir”
Mevlânâ muhibbi Ziya Bey, duygularını “Bir Mirac gecesi burada bulunmuş idim. Büyük bir temizlik ve samimiyetle yerine getirilen ibadetler ve icra edilen coşkulu semâdaki ruhani zevki anlatamam. Gönüllerin mânevî zevk ve coşkulara daldığı sırada ruhu neşelendiren bu ibadetlerin Allah katında kabul edildiğine ve Allah’ın lûtuf ve affına sebep olduğuna şüphe edilemez; çünkü, diller Allah’ın bereketli övgüsü ve zikriyle dolu olur. Sözün kısası, itaat ve temizlikten meydana gelmiş olan bu türbenin yüce manzarası, saf kalplerde öyle büyük bir ruhanî etki uyandırır ki bu, her türlü nezih ve yüce duygunun üstündedir” şeklinde belirtiyor. (Devam edecek)





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.