Batı'da Başlayan Bilimsel Kuraklık

İnsanlığı ateşleyen iki büyük düşünce sistemi vardır. Bunlardan birisi Grek, diğeri de Sami’dir. Her ne kadar Grek düşüncesinin Yunan’dan geldiği iddia edilse de bu düşüncenin kökleri Mısır, Hindistan ve Girit’e dayanır. Medeniyet tarihçileri bunu özellikle vurgularlar.
Grekler verimsiz, taşlık topraklarda yaşadılar. Grek düşüncesinin esasını akıl ve ölçü teşkil eder. Akılla kâinatın sırrını çözmeye çalıştıklarından dolayı felsefeye önem verdiler. Ölçüye düşkünlükleri sebebiyle geometri bilimini geliştirdiler. Tabiatı taklit eden büyük sanatkârlar yetiştirdiler. Kendi hayatlarında maddeye tasarruf eden tanrılar edindiler.
Zamanla Yunan felsefesi ve tanrıları Roma’ya intikal etti. Pratik hayata çok değer veren Romalılar, Yunan felsefesini fazla umursamadılar. Eski Yunan tanrıları resmi ilahlarıydı ama onlara inanmıyorlardı. Akıl ve ihtirasları bir düzen emrediyordu. Bu da ancak hukukla mümkündü. Büyük emeklerle ortaya çıkardıkları hukukla beynelmilelliğe kavuştular. Hıristiyanlık kanlı mücadelelerden sonra Batı’ya yerleşince, Romalılara tepkiden dolayı “Benim yurdum bu dünya değil” görüşü benimsendi. Aklı bir kenara bırakıp Hz. İsa’nın eldeki tebliğlerine sarıldılar. Hıristiyan mistisizmi onları sarsmasına rağmen, onlar da Hıristiyanlığı sarstılar. Dinleri Tanrı telakkilerine göre yapılandığından, metafizik anlayışları maddenin sathında kaldı.
Sami düşüncesinin asıl temsilcileri İbraniler ve Araplardır. Çölün acımasızlığı bir yerlere sığınma duygularını geliştirdi. Bu duyguyla sonsuzluğa ulaşan göklere gözlerini çevirdiler. Cenab-ı Allah da bekleyişlerini cevapsız bırakmadı ve hemen hemen bütün peygamberler bu topraklara geldi.
Grek düşüncesi akla değer vermiş, onun dışında kalabilecek varlık âlemini önemsememiştir. Sami düşünce ise aklı yeterince ciddiye almamıştır. Belki de bundan dolayı Kur’an’da sık sık aklın önemine işaret ediliyor.
İslam’ın verdiği önemden dolayı, ilk Müslümanlar büyük bir heyecanla ilme sarıldılar. 8’nci yüzyıldan itibaren Grekçe’den, Latince’den Arapça’ya tercümeler başladı. Batı düşüncesini, vahiyle ele alıp değerlendiren, bir anlamda eksiklerini gidermeye çalışan filozoflar Orta Asyalı Farabi ile İbni Sina oldu. Onları başkaları takip ettiğinden vahiyle aklın buluşmasında Maveraünnehir bilginleri önemli rol oynadılar. Bu mutlu buluşma insanlığın medeniyetine büyük katkıda bulunmuştur.
Batı aydını yitiğini İslam dünyasında buldu. Böylece aklı bir daha keşfetti. Onu her şeyin ölçüsü ve esası kabul etti. Böylece hür düşüncenin gereğini duydu. Hür düşünebildikçe kiliseye baş kaldırdı. Böylece Ortaçağ; kilise sultası ile Avrupa dehasının mücadele tarihine dönüştü. Boğazlaşmalardan sonra kilisenin esaretinden kurtulan düşünce, zamanla insanın üzerinde ruhi ve manevi otorite namına ne varsa ortadan kaldırdı. Avrupa’nın bir daha Romalılaştığını Goethe’nin şu sözü ispat eder: “Bir intizamsızlık yapmaktansa, bir haksızlık yapmayı tercih ederim.”
Avrupa 19’ncu ve 20’nci yüzyılda bambaşka bir yolda. Avrupa’da artık bir Goethe, Dostoyevski, bir Einstein yetişmiyor. Fiziğin olgunlaştığı iklimin metafizik olduğunu artık Avrupa unuttu. Bu manada Avrupa’da kuraklık başlamıştır. Kısa, orta ve uzun vadede Batıda bu kuraklığın biteceği görünmüyor. Bu düşünce yavaş yavaş Doğu’ya kaymaktadır. Bu kayma İslam Dünyası için hayırlara vesile olacaktır. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Arşivi