Ateşe Dair

Kâinattaki bütün enerjilerin kaynağıymış güneş, yani kocaman bir ateş topu… Öyle bir ateş ki bu yaşamın merkezi ve ivmesi sanki. Ruhumuzun da bu ateşle yakın bir dostluğu var gibi. Çünkü ateş gönle bir düştü mü önce yakıp kavuruyor, sonra da başlıyor pişirmeye. Bir yandan da besliyor ruhlarımızı aheste aheste…

İnsan ne gönlüme ateş düşsün diye uğraşmalı, ne de o ateşi bir an evvel söndüreyim diye. İkisi de nafile. Böylesi beyhude bir çaba ile emek ve zaman harcamaktansa, sanırım ateşle barışık yaşamayı öğrenmeli!

Peki ama ateşle nasıl dost olunur ki! Evinizde veya işyerinizde yangın çıktığında düşmansınızdır ateşe. Kumsalda sırtüstü yatıp güneşlenirken ise dostsunuzdur ona. Elektrikler kesildiğinde, yerini bile unuttuğunuz küçük bir mumu tutuşturuverirsiniz hemen bir kibritle ya da çakmakla. O cılız mum ışığıdır artık evinizi aydınlatan. Tıpkı Olimpiyat Oyunları’ndaki dev meşalelerin izleyicileri mutlu ettiği gibi, siz de mutlu hissedersiniz kendinizi o an. Öte yandan karlı bir havada piknikte yaktığınız ateşin kenarında ısınmaya çalışırken çok ince bir ayar tutturmanız gerekir. Bir adım daha atıp yanmamalı, bir adım daha geriye gidip üşümemelidir. Öyle bir yerde durmalısınız ki ateşi sevebilesiniz. Böylece ondan hiç korkmazsınız.

Hz. İbrahim’i (ra) yakmayan ateş gül bahçesine dönüşür elbet. Ama bunu yaşayabilmek için gözünü kapatıp o an atlamalı içine. Zira ateş tereddüdü affetmez. Kendini ateşin kucağına atmadan gül bahçesini görmeyi ummak amansız bir hayal olsa gerek…

Ateşi küçümsememeli insan. Ufacık bir kıvılcım deyip üstüne basılmayan nice şuleler kocaman bir yangın olmuyor mu? Gözünüzü ateşin üzerinden hiç mi hiç ayırmamalısınız. Her an büyüyüp kontrolden çıkma ihtimali olduğunu unutmamalısınız. Üzerine basıp söndürün demiyorum elbet. Fakat alevlerin boyunuzu aşmasına engel olmak için uğraşmaya ve ihtimam göstermeye değer…

Yüzyıllar boyunca insanoğlu hep hayran olmuştur ateşin gücüne, güzelliğine ve eşsizliğine. Gözlerini ondan alamaz ama bir parça çekinir hep nedense. Elini uzatamaz, adını anarken dili yanar. Öyle uluorta anlatamaz ateşle hatıralarını, ondan ne bekleyeceğini bilemez çoğu kez. “Aman benden uzak olsun da, başka bir şey istemem” diyen çoktur. Ama kimileri ateşten ayrı kalmaya dayanamaz. “Yeter ki yakınımda olsun, yaksa da razıyım” derler. Gönülleri buz tutmasın diye ateşe âşıktır onlar. Bu yüzden giymek zorunda kalırlar ateşten gömlekleri...

Ateşe yanalım demekle yanılmıyor, ateşsiz ömür anlamını tamamlamıyor, ateşe bakmayan gözün içi ışıldamıyor, ateşe girmeden altın pislikten arınmıyor, ateşe girip kor olmadan demir tavına gelip dövülmüyor, ateşte pişmedikçe çömlek sağlamlaşmıyor, dayanıklılığı öğrenemiyor…

Ateşin bir de ötelerdeki korkunç boyutu var, yani cezanın nihai noktası olan cehennem ateşi. Dünyada yazın Afrika’nın çöl sıcaklarıyla kavrulduğunu söyleyenler ukbada nasıl dayanacak ateşin şiddetine acaba? Ateşten korunmanın en iyi yolu, sık sık ölümü hatırlamak diye düşünüyorum. Göz göre göre ona doğru yürümemeli hayatlar. Burada bedene düşen ateşe gem vurmamak, akla düşen ateşi sınırlamamak, dahası körüklemekten kaçınmamak oraların ateşine davetiye çıkarıyor gibi…

Ateşi gönlünde sımsıcak hissedenlere söylüyorum şimdi: Onu hiç hissedemeyenleri düşünüp mutlu olun! Onu kontrol edemeyip kül olanları düşünüp tedbiri elden bırakmayın! Onunla pişenleri düşünüp gıpta edin! Onu kaybedip donanları düşünerek nimete sahip çıkın! Ateşin sahibine niyaz edin ve huzurunda el açıp deyin ki: “Ateşle dost et beni, dostluğuna eren bahtiyarlardan eyle! Düşmanlığından sana sığınırım, ardında bir enkaz olarak bıraktıklarından eyleme!”

Ateşin yaktığı değil, ısıttığı kişilerden olmanız temennisiyle.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi