1901'de Bursa'dan Konya'ya Seyahat (7)

Bu seyahatinde Akşehir’i ziyaret edemediğini kaydeden tarih muallimi Mehmed Ziya Efendi tarafından yıllar önce yazılıp, 2008’de sadeleştirilerek Bursa İl Özel İdaresi’nce bastırılan “Bursa’dan Konya’ya seyahat” isimli kitapta Akşehir’den ve Nasreddin Hoca’dan da bahsetmiş. Akşehir’e ilk defa Hicrî 1310 miladî 1894 tarihinde uğrayıp, bir gece kaldığını belirten Ziya Efendi, o tarihte şimendifer (tren) hattının henüz döşenmediğini tren istasyonunun da inşa edilmediğini, ancak mühendislerin flâmalarla güzergâhı belirlemekle meşgûl olduklarını ifade ederek, 106 yıl öncesinin Akşehir’i hakkında şunları yazıyor:
“Konya’dan kiraladığımız yaysız muhacir arabası, bizi pek fazla sarsmış olduğundan indiğimiz handa birkaç saat dinlenmeye mecbur olduk. Bu sırada memurlarından bazı zatlar, bulunduğumuz hana teşrifle bizi taltif etmiş olduklarından, dostlardan Sami Efendi ile birlikte hükümet dairesine giderek kaymakam beyefendiyi ziyaret ve biraz sohbet ettik. Bundan sonra nüktedanlığı dillerde dolaşan Nasreddin Hoca merhumun türbesini görmeye gittik. Herkes bilir ki hocanın türbesinin dört tarafı açık, kapının üstünde büyük bir kilit asılmış hâlde resmeder; biz de Hoca’nın türbesini işittiğimiz gibi zannederdik. Fakat kasaba tarafına bakan büyükçe bir kabristanın, birkaç basamak merdivenden ibaret olan girişinden içeriye girdiğimiz zaman, genel görünümüyle karşımıza çıkan türbeyi söyledikleri ve tasvir ettikleri gibi bulmadık”
Türbenin üzerinin altı köşeli ve konik bir dam ile kapalı, köşelerinden birisi kapı olmak üzere açık olduğu hâlde, diğer taraflarının gayet alçak bir duvar çevrildiğini, bu duvarın üstünde de demirden bir parmaklık, bunun da üstünde çatıya dayanmak üzere düzensiz şekilde inceli kalınlı tahta bir parmaklık görüldüğünü ekleyen Mehmed Ziya Efendi, duvarın üstündeki demir parmaklığa ziyarete gelenler tarafından bir bez parçası, püskül teli, pamuk ipliği bağlandığını için parmaklığın görülmez hâle geldiğini bildirerek, mezar ve türbenin iyi korunamadığına dikkat çekiyor. Bu durumu kaymakama da söylediğini belirten yazar, daha türbeye girmeden Hoca’nın hikâyelerini tekrar ederek güldüğünü, türbenin kapıya bakan kısmına içleri su dolu bir sıra testi dizilmiş olduğunu bildirerek, şöyle devam ediyor:
“Antik eser altı mermer sütunun yer aldığı türbenin kılbe tarafına tesadüf eden kısmı, kapı tarafındaki demir parmaklığa nazaran biraz daha yüksekçe bir duvarla çevrili. İmaret camisi, bu kabristanın güney tarafına düşüyor. Kabristanın öte berisinde birçok eski taş parçası görülüyor ki, bu da eski Akşehir’in vaktiyle oldukça önemli, mamur bir yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Bu duvarın iç tarafına, önüne gelen bir şey yazdığından bir satır bile yazacak kadar yer kalmamış desek mübalağa etmiş olmam. Oraya yazılan yazıların kimi nazım kimi nesir, fakat çoğu tasavvufla ilgili ve niyaz niteliğindedir. Bir derecede ki, bunların hepsini bir yerde toplayacak olsak bir gariplikler toplamı, bir komiklikler zinciri oluşturur. Sözün kısası, Hoca’nın şahsı gibi türbesi de gariplik örneği denecek bir hâlde. Daha kabristana girerken ins anı bir gülmedir alıyor. Ben de baş taraftaki duvara ‘Hoca’ya bizim de hediyemiz bir fatiha olsun’ cümlesini yazdım.
Hoca’nın mezar taşında şu ibare yazılıdır: Hâzihi’t-türbetü’l-merhum/ El-mağfûr el-muhtac ilâ Rabbih ’l -gafûr/Nasre’d-dîn Efendi ruhuna fatiha. Sene 386
Bu tarih dikkatimi çekti ve meraklandırdı. Çünkü, Nasreddin Hoc a’nın hicri 386 senesinde vefat etmiş olması garip geliyordu. Sonradan öğrendim ki tarihin rakamları ters okunmasıyla ortaya çıkacakmış. Yani hicri 683 miladî 1284 imiş. Hoca’nın her hâlinde bir gariplik rivayet edildiği gibi, mezar taşındaki sarıkta da gariplik vardır. Yan tarafında, Hoca merhumun hanımı Ceybe binti Mehmed Çelebi’nin mezarı vardır. Gerçi kabrin üzerinde Hoca’nın karısı olduğunu gösteren açık bir işaret yoksa da bizimle türbeye gelen bir zâtın ifadesine göre bu kadar, Hoca’nın karısı imiş”
Ziyaret görevini yerine getirdikten sonra Hoca’ya rahmet okuyup, kabristandan çıkıp, kaldığı hana gelen Mehmet Ziya Efendi, biraz dinlendikten sonra diğer eski kurumları ziyarete çıktığını işaretle, Akşehir’in eskiden Karahisar’a bağlı önemli bir şehir olduğun, Konya’ya 135 kilometre mesafede bulunduğunu ve şimendifer hattının döşenmesinden sonra eski parlak günlerini ve şerefini bulmaya başladığını, kurulan halı tezgâhlarının mahalli ticareti bir dereceye kadar canlandırdığını, Konya’da açılan sergiye Akşehir’den de halı ve kilimler gönderildiğini dile getirerek, şöyle diyor:
“Konya gibi Akşehir’de din ilimlerinin ve İslâm ahlâkının yayılıp yaygınlaşmasına pek çok hizmet etmiş, medreselerinde yetişen faziletli kişiler, gayretli omuzlarına yüklenen eğitim öğretim görevini yerine getirmek için kendilerini tüketmişler, fakat bu suretle adlarını ölümsüzleştirmişlerdir. Örnek olarak Mevlevî şeyhlerinin büyüklerinden Şeyhüddin Dede’nin evlâdından İzzeddin Dede’nin ehli kerâmet sahibi oğlu Kemal Ahmed dede hazretleri zikredilebilir. Akşehir’de bir gece kaldıksa da burasının da âlimler yatağı olduğunu geriye kalan eserlerin varlığından anladık”    (Devam edecek)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi