Yeni Mi Daha Yeni, Hayatımızda Eskittiğimiz Mi?

.

Hadi uzaklara gidelim. Kendimizden çok uzaklara… Bir patika yola düşerek kendimizden uzaklaşıp kendimizi bulmaya.

Patika yol olsun; öyle olsun ki doğallığın ne kadar da taze şey olduğunu anlayalım. Ki doğallığın ne kadar da enfes, tadına doyulmaz bir kokusu olduğunu fark edelim. Çıplak ayakların yürüdüğü yollar. Dumansız yollar, demirsiz, betonsuz yollar…

Yapay olan her şeyden uzaklaşarak, yeni icatlardan, acayip meşgalelerden, tuhaf hayatımızdan, garip hedeflerimizden, yazık beklentilerimizden uzaklaşarak, kendimizi bulmaya, kendimizle yaşamaya, hayatın özünü tatmaya gidelim…

1400 küsür yıl öncesine gidelim. Kıyas edelim kendimizi; acaba yeni mi daha yeni yoksa dilimizde eskittiğimiz muhtaçlığımız mı? Yani ihtiyaç duyduğumuz gerçekler, yani eskiyemeyen, yani harcanamayan… Geriye ittikçe gericilik diye nitelendirdiklerimizi, geri kaldığımız, eksik kaldığımız… Bizi eksilten, bizi beş para etmez bir yaratığa bürüyen yeniciler. Nefsin isteklerine uyumlu yenilikler, arzularımıza endeksli çizgilerimiz, pembe fetvalar, incitmeyen yeniciler. 

Acaba o eski dediğimiz yıllar geri dönse biz ne oluruz? Nasıl olur hayatımız? Yeni mi daha yeni, hayatımızda eskittiğimiz mi? Bizi eskiten ne?  Bizi değersiz kılan, bizi aşağıların en aşağısı haline getiren ne? Oysa biz yaratılmışların en şereflisi değil miydik?

Her yıl Kutlu Doğum Haftası düzenlenir ülkemizde. Kutlu Doğum… Kutluluğu nerden acaba? Acaba biz niye kutlu değiliz, neden gidiş gelişlerimiz hiç önemsenmiyor? Neden bizi ciddiye alan yok? Niçin dinlemiyorlar bizi? Niye bizden şüphe ediyorlar? Neden eksik güven? Niçin hiç endişesiz kimse bize kefil olamıyor? Süsümüz ne bizim? Menzilimiz nere? Nasıl oturuyoruz? Nasıl yemek yiyoruz? Nasıl uyuyoruz? İnsanlarla ve diğer canlı-cansız her var edilenle iletişimimiz nasıl?

Ve vicdan… Haberimiz var mı vicdanımızdan? Titriyor mu hiç bulutların gürlemesi gibi? Yağmur iniyor mu gözlerimizden? Gözümüzün değdiği, elimizin dokunduğu, kulağımızın işittiği şeyler bizimle ne kadar ilgili; ne kadar varlık amacımızla alakalı? Hissiyatlarımız, hissedişlerimiz, duygularımız, kişiliğimize renk yükleyen bizi tanımlandıran hangi dertler; derdimiz ne bizim? Niye bu şaşkınlık, niye bu stres? Depresyonlar bunalımlar neden? Nereye bu gidiş?

Bilmiyorum… Bilmiyorum… Bilmiyorum…

Bilseydim sorar mıydım? Bilmiyorum Hz. Muhammed(s.a.v) rehberimiz güya. Rehberimiz; O ne derse doğrudur. O yanlış yapmadı. Hayatın her zerresini, her anını özenlice yaşadı. Gününün yirmi dört saati hesaplı idi. Her şeyi bildirdi bize.  Kendisine taş atanlara, laf atanlara, sövüp saygısızlık edenlere karşı; tamam Rabbim yetti artık demedi, dayanamıyorum demedi bize sabrı gösterdi. Komşusunun kuşu öldü diye başsağlığı dilemeye giden bir rehber; bize inceliği öğretti. Çocukları çok sevmesiyle bize merhameti, şefkati, sevmeyi öğretti. Adaleti, dosdoğruluğu O’ndan öğrendik.

Ama unuttuk. Unuttuk seni Sevgili. Affet bizi. Biliyoruz affedilecek gibi değiliz ama yine de, bizim nefsi nefsi dediğimiz gün, senin ümmeti ümmeti diyeceğin gün bizi de dâhil et. Bize de şefaat et. Sana layık değiliz, layık olamadık. İradelerimiz felç, arzularımızın tutsağı olmuşuz. Kalbimiz darma-duman. Hayatımız şaşkın. Şaşkınız, azıcığız. Bir sıfatımız yok insanlığa dair. Emin olamadık, en emin denmedi bize. Elendik hep.

Makam, etiket, para önceliğimiz oldu. Ayarı bunlara göre; bu kısacık dünyanın lezzetini tam tatmaya göre yaptık. Sen sonradan geldin, dediklerinin işimize gelenini aldık. Sözlerini kendimize göre eğip büktük.

Sözlerini harcadık…

Kendimizi harcadık…

Hayatımızı ve kendimizle birlikte nice hayatları harcadık…

Yüzümüz yok bir şey dilemeye…

Susuyorum. Sustum. 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri