Tanzimat ile birlikte; kendimize, tarihimize ve varlıklarımıza Batı’dan bakmaya başladık. Bu dönemden sonra Batı’dan bakışı kurumsallaştırarak gelenek, adet ve siyasi inanç alanı haline getirdik.
Osmanlı yönetimi 19. yüzyıldan itibaren, Avrupa’nın hedefi olmaktan çıkmak için denemedik yöntem bırakmadı. Bir yandan korunmak ve savunmak için askeri eğitim usullerini, diğer yandan Avrupa’nın Türklere karşı olan önyargılarından kurtulmak için de Avrupa’nın kurumlarını aynen taklit etti.
Tanzimat’la yapılan düzenlemeler, zorunlu çöküşün doğal sonucu oldu. Egelhardt “Tanzimat” isimli eserinde şöyle der:
“-Osmanlı, düşüşün en kötü devirlerini hatırlatan bu tehlikeli safhada da canlanmaya, kendini yenilemeye teşebbüs etti, ilişkiler kurmayı aradı, sürekli olarak kendini titizlikle uzak tutmuş olduğu bir uygarlığın etkilerine kapısını açtı, böylece Avrupa camiasının ilgisini, manevi yardımını sağlamayı ve Hıristiyan dünyasının geri kalmış kıtaya karşı kolonizasyonunu ertelemeyi başardı.”
1830’da Rusya’dan dönen Kaptanı Derya Halil Paşa aynen şöyle dedi:
“-Avrupa’yı örnek almakta gecikirsek, toptan Asya’ya göç etmemiz gerekeceğini şimdi daha iyi anlıyorum.”
Darülmuallimin Müdürü Sait Bey de İçtihat Dergisi’ne şu demeci verdi:
“-Biz garbı isteyerek taklit etmedik, onun hücum ve istilasına maruz kalarak hükmü nüfuzu altına geçtik”
Bu açıklamalardan yarım asır sonra Kılıçzade Hakkı şunları yazdı:
“-Değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra, orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyeti mukaddesei indiye ve milliyetimizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tarettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklar.”
Bütün bunların anlamı, ortada düşmanın dayattığı kurallara iltica ederek, ayakta kalmaya çalışan bir çaresizlik vardır.
Tanzimat gerçekte, 2. Viyana Bozgunu sonrası Osmanlı Devleti’nin art arda uğradığı bozgunlara bir son verme girişimi idi. Ancak bu daha çok kendisini yutmak isteyen düşmana benzeyerek, onun şiddetinden korunmak içgüdüsüne benzer bir tavrı çağrıştırmaktadır.
Dünya’ya nizam verme idealini kaybedenler, bir süre sonra kendilerine çeki düzen verilmesi için, başkalarının yardımına ihtiyaç duyar hale gelirler. Büyük düşünüp gereğini yapamayanlar, sonunda küçük düşme kaderinden kendilerini kurtaramazlar. Aslında Türk tarihinin son üç yüz yılı, böyle bir sürecin hikâyesidir.
Devleti ayakta tutmak için yapılan girişim; ne ilk oldu, ne de son olacak.
Yamanma ve Yaranma politikaları dün bir işe yaramadı, bugün de bir işe yaramayacak!
AB(D)’ye yamanma ve yaranma politikalarından kurtulmadıkça, bu coğrafyadaki Batı’nın kanlı senaryolarını asla bozamayız! Onlar kanlı senaryo yazar, biz oynarız.
Osmanlı yönetimi 19. yüzyıldan itibaren, Avrupa’nın hedefi olmaktan çıkmak için denemedik yöntem bırakmadı. Bir yandan korunmak ve savunmak için askeri eğitim usullerini, diğer yandan Avrupa’nın Türklere karşı olan önyargılarından kurtulmak için de Avrupa’nın kurumlarını aynen taklit etti.
Tanzimat’la yapılan düzenlemeler, zorunlu çöküşün doğal sonucu oldu. Egelhardt “Tanzimat” isimli eserinde şöyle der:
“-Osmanlı, düşüşün en kötü devirlerini hatırlatan bu tehlikeli safhada da canlanmaya, kendini yenilemeye teşebbüs etti, ilişkiler kurmayı aradı, sürekli olarak kendini titizlikle uzak tutmuş olduğu bir uygarlığın etkilerine kapısını açtı, böylece Avrupa camiasının ilgisini, manevi yardımını sağlamayı ve Hıristiyan dünyasının geri kalmış kıtaya karşı kolonizasyonunu ertelemeyi başardı.”
1830’da Rusya’dan dönen Kaptanı Derya Halil Paşa aynen şöyle dedi:
“-Avrupa’yı örnek almakta gecikirsek, toptan Asya’ya göç etmemiz gerekeceğini şimdi daha iyi anlıyorum.”
Darülmuallimin Müdürü Sait Bey de İçtihat Dergisi’ne şu demeci verdi:
“-Biz garbı isteyerek taklit etmedik, onun hücum ve istilasına maruz kalarak hükmü nüfuzu altına geçtik”
Bu açıklamalardan yarım asır sonra Kılıçzade Hakkı şunları yazdı:
“-Değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra, orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyeti mukaddesei indiye ve milliyetimizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tarettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklar.”
Bütün bunların anlamı, ortada düşmanın dayattığı kurallara iltica ederek, ayakta kalmaya çalışan bir çaresizlik vardır.
Tanzimat gerçekte, 2. Viyana Bozgunu sonrası Osmanlı Devleti’nin art arda uğradığı bozgunlara bir son verme girişimi idi. Ancak bu daha çok kendisini yutmak isteyen düşmana benzeyerek, onun şiddetinden korunmak içgüdüsüne benzer bir tavrı çağrıştırmaktadır.
Dünya’ya nizam verme idealini kaybedenler, bir süre sonra kendilerine çeki düzen verilmesi için, başkalarının yardımına ihtiyaç duyar hale gelirler. Büyük düşünüp gereğini yapamayanlar, sonunda küçük düşme kaderinden kendilerini kurtaramazlar. Aslında Türk tarihinin son üç yüz yılı, böyle bir sürecin hikâyesidir.
Devleti ayakta tutmak için yapılan girişim; ne ilk oldu, ne de son olacak.
Yamanma ve Yaranma politikaları dün bir işe yaramadı, bugün de bir işe yaramayacak!
AB(D)’ye yamanma ve yaranma politikalarından kurtulmadıkça, bu coğrafyadaki Batı’nın kanlı senaryolarını asla bozamayız! Onlar kanlı senaryo yazar, biz oynarız.