Wetzlar, Frankfurt’a bir saat mesafede bir kasaba. Meşhur Buderus’un fabrikalarından biri de burada; bir hayli Türk işçi var. Hemen her Almanya beldesi gibi bu çevre de, doğal bir fıskıyenin altında; Yılın yarıdan fazlası hattâ dörtte üçü, sürekli yağışlı. Hele kışın; sanki gökyüzü delinmiş gibi, gece-gündüz yağmur, kar ve soğuk. Her taraf loş, bulutlu ve daim ıslak; Ama altyapı yıllar önce en iyi şekilde gerçekleştirildiği için onca yağışa rağmen, yol ve kaldırımlarda yarım saat sonra su namına bir şey kalmıyor. Zaten oranın âdetine göre, yağmurda olsun, karda olsun, herkes evinin önünü temizlemekle görevli. Aksi takdirde, kaldırımdaki kardan, buzdan dolayı birisi kayıp da düşecek olursa, hem görevini yapmadığı için ceza ve hem de mağdurun hastane, işe gidemediği günlerin ücreti oranın sahibine ödettiriliyor.
Çare ?
Aklınızda bulunsun, demokrasilerde bir ; bir de seyahatlerde çare tükenmez. Mücerreptir. .
Bunu bildiğim için ben, bir kenara çekilip başladım cân u gönülden, “Güneş Duası” na. . “ Ya Rabbî” dedim; “Hâlim, niyetim Sence ma’lûm. . Lütfedersen, muradıma ereceğim… ” Güzel Mevlâm, kendisine samimiyet ve gönülden yalvarıp yakaran kimin elini, ne zaman boş çevirdi ki?.. Kimsenin değil mi? Benim duam da kabul oldu. Nihayet, bir pazartesi, açılıverdi hava. Daha sabahın çok erken saatlerinde sezinlemiştim, o günün güzel geçeceğini. Öyle sevindim ki, tarif edemem. . Kaldığım yerle tarihî Wetzlar’n arası, biraz mesafeli. Yaya, bir saatten fazla çekiyor. Hele omuzunuzda kameralarınızın, elinizde notlarınızın çantaları varsa, hayli zor, ama caymak, şikâyetçi olmak yok. . Yürüyelim bakalım, marş marş. .
Bir önceki hafta gezerken, altwsetlar’ın, şöyle böyle yüzyıl önceki durumunu gösteren iki ayrı kitap ve albüm almıştım. Bir cafenin kaptan köşkünü andıran enfes terasında kahvemi yudumlarken gözden geçirince, yüz yıl önceki yapıların, konak, ev, dükkân, han, karakol, istasyon, kilise, köprü, kütüphane, kitabe, köşe taşı ve değirmenin, hemen hepsinin de öylece günümüze kadar geldiğini fark etmiştim de, korumacılık ve şehre sahip çıkma şuurlarından dolayı çok duygulanarak, hayli etkilenmiştim. Gayet şirin bir binada faaliyette bulunan Turizm Bürosu’na (!) uğrayarak, tanıtıcı bilgiler veren materyaller aldım. Gözden geçirip görmem, eski haliyle mukayese etmem gereken yerleri belirleyip, işaretledim. Bilhassa, Goethe günlerini görmüş yapıları merak ediyordum. .
O gün, hayli yoğun ve yorucu bir çalışma temposu ile tasarılarımı büyük ölçüde gerçekleştirdim. Merak ettiğim yerleri görüp, gezdim, görüntüledim. Her şey o kadar güzeldi ki, yoğun çalışma tempoma rağmen, fazla bir yorgunluk hissetmedim.
Akşama doğru, zaten hava da kapanıp kararmaya başladığı için, kaldığım yere döndüm. O akşam, sohbete gelenlere, güneş dualarımdan, o günkü güzel havadan ve çalışmalarımdan etraflıca bahsettim. Bulunanlardan birisi: “Hocam, bize anlattıklarına göre, eskiden kışlar daha sert, belki aylarca güneşsiz geçermiş. Hattâ, Dom Kilisesi’nin yaşlı rahibi bir pazar vaazında: ‘Kışlarımız bilirsiniz çok daha sert geçerdi. Ama buraya, çalışmak için Müslüman işçiler gelip, yerleşince, onların hatırı için Tanrı, kışlarımızı yumuşattı da, eskisi kadar soğuk olmuyor. Buna şükredelim, Müslüman komşularımıza da teşekkür edelim.’ demiş. Duyan arkadaşlar naklettiler” rivayetinde bulununca, neye saklayayım, benim gün ve gecelerde yaptığım duaların hesaba katılmamasına üzülmüştüm. Ama neyse ben, vefasız “Şems-i Şita” da olsa, güzelce bir günü yakalamış ve incelemelerimi tamamlamıştım ya..; Önemli olan o idi.