Eskiden utanmak süstü. Utancımızdan yanaklarımız kızarırdı. Gözlerimiz ürkek ceylanlarınki gibiydi; korkulu bakardı.
Küçükken toprak damlı evimizin karşısında ağa evi vardı. Yaz döneminde tatile gelip giderlerdi. Abimle ben perde arasından onları gözlerdik. Bizden farklıydı giyimleri, yedikleri, konuşmaları… O yüzden gizemli gelirdi bize. Utanırdık. Öyle bakmanın ayıp olduğunu kimse bize fısıldamamıştı ama içimizi bir huzursuzluk sarardı sanki.
Şimdilerde ‘giz’ yok artık, gizli yok. Ayıp yok. Gizliyi gizleyen yok. Eller korkusuz. Gözler korkusuz. Duyular, duygular korkusuz…
Sanal pazardayız şimdi. Herkes bizi gözetliyor. Facebook’dan Twitter’dan her an gözlemcilerimiz var. Her anımızı paylaşıyoruz; evdeki kedimizi bile takip ediyorlar hiç görmediğimiz arkadaşlarımız. Evet, hiç görmediğimiz arkadaşlarımız herşeyimizi biliyor. Ve gözlenen de gözleyen de rahatsız değil.
Günlük hayatımızı paylaştığımız ‘görmediğimiz arkadaşlarımızdan’ beğen butonuna tıklamalarını bekliyoruz. Biz geziye gittik keyiflendik, beğendiler. Biraz ara, tv’de dizi izliyorum, beğendiler. Birazdan uyuyacağım, beğendiler. Arkadaşımdan ayrıldım, beğendiler. Dedem öldü, beğendiler.
Niye beğendiler? Beğenmeselerdi ne olurdu? Kendimi yalnız hissederdim. Kimse dedemin ölümünü beğenmedi, kimse TV izliyor olmamı beğenmedi. Beni kimse önemsemiyor derdim.
Paylaşan niçin paylaştığını bilmiyor. Beğenen de neyi beğendiğini… İşte sanallığın arkadaşlık kalitesi. Öldüğümde bir arkadaşım face adresime; ‘bu adresin sahibi öldü’ yazdı. Paylaşımlarımı beğenenler yine beğendi.
Ölümümü beğendiler herşeyimi paylaştığım, herşeylerini takip ettiğim ‘görmediğim arkadaşlarım.’
Soracak Rabbim; senin kedinden, gündelik işlerinden, uyumak istediğinden birilerinin neden haberi olsun ki? Neden malayani paylaşımlarla tükettin kendini? Başkasının neyine yani? Ne kattın kendine ve seni beğenenlere?
Evini gözetleyen birine edep abidesi Muhammed(s.a.v) elindeki tarağı göstererek; ‘seni görseydim bu tarağı gözüne sokardım’ demişti. Merhamet timsali efendimiz dahi duruma bu sertlikte yaklaşmıştır…
Sanal dünya gözetleme kulesi sanki! Gözetliyoruz kim nerde ne yapıyor. Kim kimin yorumuna ne yorum yapmış. Hangi paylaşım kaç ‘beğen’ almış… Sanki orada yapılanın adı dedikodu değil! Mahremiyetimizi ve başkalarının mahremiyetini hiç önemsemiyoruz. Sanki bunların hesabını gözlerimiz vermeyecek!
Unuttuk utanmayı. Unutturmaya çalışıyoruz utanmayı, bilerek veya bilmeyerek. Sanal olunca iletişim, korkmuyoruz ve yavaş yavaş utanmıyoruz da. Sinsice ilerleyen bu masum görünüşlü virüs ruhumuzu istila ediyor zamanla. Formatlamak da zorlaşıyor. Bunu deneyenlere de kızıyor dudak büküyoruz zaten; ‘ya bu devirde takıldığın şeye bak…’
Unuttuk utançtan al al olan yanakları. Görünmüyorlar hiçbir yüzde. O güzel yüzümüzü çalan ne peki? O masumiyet edası öldü. Öldü de nereye gömüldü?
Mahremiyeti olmayana ihtiram(saygı) var mı peki? O da yok, mahremiyeti olmayana saygı olmaz. Utanmayı bilmeyenden kim utanır ki?
Bu bir gözlem ve özlem yazısı. Çiçeği henüz burnunda taze açmışken, insanoğlu bu sanal âlemin beğenilme tutkusuna kapıldı. Kapıldı burnundaki çiçek de kurudu. Meyve ümidi de kesildi. Meyveye duramadan başkasına ürün oldu. Mahremiyetini bir paket olarak sundu. Ve bir gün dünyanın en çok kazandıran ürünü oldu. Şu anda 800 milyon insanın ‘bedava’ kullandığı Facebook’un piyasa değerinin 100 milyar dolar civarında olması bunun en önemli örneği.
Dediler öldüğümde; üretmeye geldi, ürün gitti.
Üretmeye Geldi, Ürün Gitti
.
İlk yorum yazan siz olun