Türkçeyi Bizden İyi Konuşuyorlar!

.
Geride kalan günlerde dünyanın dört bir yanından gelen 120 ülkenin çocuklarının katılımıyla düzenlenen “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” şiir, şarkı ve halk oyunları gösterileri seyredenlere duygulu anlar yaşattı. 5 kıt’adan gelen ve sanki büyüyüp de küçülmüş yüzlerce çocuk İstanbul, Konya ve Ankara’dan dünyaya çok güzel mesajlar, evrensel bir dil olan Türkçeyi birçoğumuzdan daha mükemmel şekilde yorumlayıp, doğru dürüst konuşamayan batı hayranı bizlere de âdeta ders verdiler. Afrikalı, Avustralyalı, Asyalı ve Avrupalı, siyah, çekik gözlü, Özbek, Kırgız, Tatar, Moğol, Türkmen, Azeri, Tacik, Arnavut, Avusturyalı, İspanyol, Nijeryalı, Hıristiyan, Müslüman, hayatında birkaç yıl öncesine kadar Türkçeyi hiç duymamış kızlı-erkekli çocukların aksanlarının düzgünlüğü karşısında inanın hicab duydum.
Türkçeyi imlâ ve gramere uygun, kelime ve cümleleri noksansız telaffuz eden çocuklar sanki doğuştan Türkçe ninnilerle büyütülmüş, tıpkı Türkçeyi iyi konuşan içimizden birileri gibiydiler. Dinleyenleriniz de bu mükemmelliği farketmiştir. Türkmenistan’dan gelen 12 yaşındaki Devran Annamammedov’un Mardin, Urfa ve Diyarbakır dolaylarından okuduğu türkü ve uzun hava benim gibi, sanırım herkesi hayran bıraktı. Sesinin güzelliğinin yanısıra, yorumu, sahne rahatlığı, sazlara uyumu kusursuzdu. Hele, “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç” diyen bir başkası vardı ki, Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü güftesini okurken Münir Nurettin Selçuk’un gençliğini hatırlattı. Her babayiğidin seslendirmeye cesaret edemediği şarkı ve türkülerimizin misafir çocukların dilinde bir başka güzelleştiğini gördük. Çeşitli ülkelerdeki Türk okullarında tahsil görerek, Türkçeyi öğrenen çocuklar âdeta bizlerden birileriydi. Ayrılırken gözleri yaşlı ve tarifsiz duygular içindeydiler. Dinleyenler onlara hayran kaldı, onların birçoğu 2011’de tekrar gelecek olmasına rağmen ülkemizden ayrılmakta zorlandı. Bir defa daha anladık ki yabancı da olsalar çocuklar aynı duyguları paylaşıyor ve çok çabuk kaynaşıyor.
Bir onları, bir de bizim gençlerimizi düşündüm. Ağızlarından çıkan sözcükler Türkçeden başka her şeye benziyor. Çünkü, yeteri kadar Türkçe öğrenmek için çaba göstermiyor, Türk gibi konuşmak yerine argoyu benimsiyorlar. Türkçeyi bekleyen tehlikeyi 50-60 yıl önceden hissedenler “Vatandaş! Türkçe konuş” diye uyarıyordu. Buna rağmen aradan geçen uzun yıllara rağmen, eskiden edebiyat öğretmenliği ön planda iken, edebiyat derslerine gereken önem verilmedi. Bunun sonucu olarak da okullu gençler 75 bin kelime yerine neredeyse 3-4 bin kelimeyle konuşur hâle geldi. Kız öğrenciler söze “Yahu” nun kısaltılmış şekli olan “Ya” diye başlıyor. Erkeklerin ağzından hiçbir anlam taşımayan, ancak karşısındakini küçümsemeyi amaçlayan çeşit çeşit argo sözcükler düşmüyor. Diziler küfür dolu. Sözde komedi filmlerinde konuşma dili olarak özel argo tabirler üretilirken, gençler de marifet sayarak, böyle konuşmaya özen gösteriyor.
Defalarca dikkat çektiğim gibi, devlet televizyonu TRT’nin spikerleri de dahil, kelimeleri yanlış telâffuz ediyor, dahası farkında olmadıkları için düzeltme ihtiyacını duymuyorlar. Alıcak, gelicek, yiycek, içicek, hamfendi ve daha yüzlerce kelimenin hakkını vermezken, retorik, simetri, oportünizm, karşıt, strateji gibi insanımızın dağarcığında yeri bulunmayan onlarca kelimenin yanısıra; istihdam, iradi, fâş, istikrar, âcil, misâl, ya da pekçok Arapça ve Osmanlıca kelimeyi bir arada harman ederek yazıyor, söylüyorlar. Türkçe ile yabancı kelimeler arapsaçı gibi birbirine karışmış durumda. Üniversitede öğrenim gören öğrenciler bir yana, önceden hazırlanmış metin olmadan, yâni irticalen üç beş cümleyi biraraya getirmeyi beceremeyen sözde ilim adamları eksik değil. Öğrencilik yıllarımızda okullarda yıllardır görev yapan aksaçlı, yaşını başını almış edebiyatçılar vardı ve Türkçeden asla taviz vermezlerdi. Merhum kardeşim Ahmet Naim Bülbül’ün, lisede Türkçeden ikmâle kaldığını bilirim. Bu yaşa geldim, yanlış bir kelime yazmamak için sözlükten aslını bakarım. Yanlış yazıp, okuyanın “Yazıyor, ama kelimenin nasıl yazılacağını bilmiyor” diyerek bir hatamı bulmasından endişe ederim.
Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda Burhan Felek (Cumhuriyet), Ref’i Cevad Ulunay (Milliyet), Peyami Safa (Tercüman), Kadircan Kaflı (Yeni Sabah), Necip Fazıl Kısakürek (Yeni İstanbul), Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (Hürriyet), Ahmet Emin Yalman (Vatan), Hüseyin Cahit Yalçın (Ulus), Mahmut Nedim Güntel (Yeni Meram) gibi usta köşe yazarlarını tanıyıp, okuma şansını buldum. Yetiştikleri dönem itibari ile Osmanlıca, arapça karışık olsa da mükemmel şekilde yazar, kelimeleri aslına uygun olarak kullanır ve iyi cümle kurarlardı. Meselâ; Mevlâna muhibbi Ulunay’ın, “Vericek, alıcak, gelicek değil, Verecek, alacak, gelecek diye yazılır. Çünkü; bu kelimeler vermekten, almaktan, gelmekten türemiştir” diye kaç defa eleştiri yapıp, böyle söyleyen spikerleri ve yazanları tenkit ettiğini hatırlıyorum.
Acaba diyorum, artık okullarda Türkçe öğreten merhum Avukat Fakir Usman’ın babası Faik Bey, Osman Fatih Kurşuncu, Oğuz Tansel, Gündüz Gürgen, Mahmut Nedim Güntel, Karma Ortaokul edebiyat hocası Mustafa Bey, Akçeşme İlkokulu’ndaki öğretmenlerim Tahir Gürdağ, Şükrü Tarı, Ahmet Necati Atalay, Şerif Bey gibi terk-i dünya eden edebiyatçı ve öğretmenlerin yerleri dolmadı mı? Ya da ne yazdığı, hangi amaca hizmet ettikleri belli olmayan bazı köşe yazarlarını okuyanlardan bundan başkasını beklememeli mi? Türkçenin ne hâle geldiğine varın siz karar verin.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri