Toplumun İstikrarı Ümmettir

Toplumun İstikrarı Ümmettir

İslam’da ferde ilk teklif, onun iman etmesi ve inancı neyi nasıl yaşamasını istiyorsa ona göre yaşamasıdır. Topluma yapılan ilk teklif ise karşımıza toplumun Ümmet olması (organize) ve onun hak adına idare edilmesi olarak çıkar. Bunu, “Allah insandan iman, toplumdan nizam ister” şeklinde de söylemekteyiz.
İman, her şeyin temelidir. O, olmadan hiç bir şey olmamaz. Nitekim Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v) efendimiz Mekke’de ilk ele aldığı konu iman meselesi olmuş, Sahabe-i Kiram, Peygamberimizin kendilerine bildirdiklerine, şüphe ve tereddüt göstermeden inanmışlardır.
Hem öyle bir inanış ki, bu insanları dinlerinden ve inançlarından geri döndürebilmek için Müşrikler tarafından yapılan bütün baskı ve zulümlere göğüs germişler, bu uğurda mal ve canlarından severek vermişlerdir.
İslam’ın Mekke devrinden sonra karşımıza bir de Medine devri çıkmaktadır. Medine’de karşımıza çıkan konu ise başta Müslümanlar olmak üzere orada bulunan bütün insanların İslam’ın koyduğu ölçülere göre yönetilmeleridir.
Nitekim Mekke devrinde inzal olan ayetlere Mekkî ayetler denmiş, bunlar imana yönelik ayetler olduğu halde, Medine devrinde inen ayetlere Medeni ayetler denmiştir. Bu ayetlere ise “ahkâm ayetleri” yani insanların yaşadıkları ortamı tanzim eden, onlara Hak’ka bağlı bir ortam kuran ayetler olduğu görülmektedir.
Peygamberimiz, Medine’ye hicret edince ilk yaptığı iş “Mescid-i Nebevi’yi” inşa etmek olmuş, bu bina sadece ibadet etmekte kullanılmamış, Medine İslam devletinin bir parlamentosu gibi de hizmet vermiştir.
İstişareler burada yapılmış, kararlar burada alınmış, seriyeler ve ordular buradan yola çıkartılmıştır. Tayin olunan vali ve kumandanlar gidecekleri yerlere buradan hareket etmişler, başka ülkelerin elçileri burada kabul edilmiş, burada başka ülkelere elçiler gönderilmiştir. İnsanlar arasında çıkması muhtemel ihtilaflar (uyuşmazlıklar ve davalar) burada karar bağlanmış ve burada adaletle hükümler verilmiştir.
Özetle söylemek gerekirse imandan sonra İslam’ın en önemli konusu devlet idaresi veya siyaset olmuş, insanlar Allahın koyduğu ölçülere göre yönetilmişlerdir.
PEYGAMBERİN VASIFLARI
İmam-ı Gazali Hazretleri, İhyay-ı Ulumuddin de ilim bahsinin sonunda bu konuyu işlemiş, Peygamberimiz vasıflarını (özelliklerini) sayarken bunları; Nübüvvet (Peygamberlik) İmamet (Devlet başkanlığı, ordu kumandanlığı) ve Hâkimlik (Yargıçlık) olarak belirtmiştir.
Peygamberimizin Kur’an-ın ifadesiyle “Hatemül enbiya – son Peygamber” olması sebebiyle onun irtihalinden (vefatından) kıyamete kadar bu vasıf (Nübüvvet vasfı) kendi üzerinde kalırken, imamet ve yargıçlık vasıfları kıyamete kadar kuşaklar değiştikçe onları idare edenlerin üzerlerinde devam etmekte olduğu görülmüştür.
Nitekim Peygamberimizden sonra Hazreti Ebu Bekir, daha sonra Hazreti Ömer, sonra Hz. Osman ve dört Halifenin sonuncusu Hz. Ali Efendilerimiz (r.a) bu görevleri yürütmüşler ve icraatları (yaptıkları işler) insanlık tarihine altın harflerle yazılmışlardır.
Görülüyor ki imanla siyaset birbirinden ayrılmaz iki kardeştirler. İnsan imansız olmazken toplum da siyasetsiz olmamaktadır. Maide suresi 44 – 45 ve 47. Ayetler bu hakikati vurgulamaktadır.
BİR ÖNEMLİ SORU
Zaman zaman karşımıza bir soru çıkmaktadır.
“Mekke devrinde Müşrikler Peygamberimize “Ya Muhammed… Sen ne istiyorsun? Eğer başımıza geçmek istesen seni kralımız yapalım. Eğer evlenmek istiyorsan sana en güzel kızımızı verelim. Yok, zengin olmak istiyorsan seni mallarımızla en zenginimiz yapalım” dediler de o bu teklifleri kabul etmedi” dediler.
“Peygamberimiz onların başına geçerek yönetimin gücünü eline alır ve onların da İslam’la şereflenmesine daha kolay yol bulurdu. Ama o kabul etmedi”
Bu soruyu ortaya atanlar, bu teklifteki şartı düşünmeden konuşanlardır.
Evet, Peygamberimize bu teklifi yapanlar ondan “Kendi putlarına dil uzatmamalarını ve düzenlerini değiştirme isteğinden vaz geçmesini istemekteydiler. Çünkü Allah kendi sistemi (düzeni) içinde kimsenin kimseyi sömürmesine fırsat vermiyordu. Bu şekil ise hayatlarını başkalarının haklarını yiyerek sürdürenlere gelmiyordu.
Çünkü onlar da biliyorlardı ki “La ilahe illallah, Muhammedür rasulallah” içerisinde geçen “ilah” kelimesi kendi içinde dört mana barındırmaktaydı. İlah;
1) Kendinden başka kimseye tapılmayan, (…iyyake nağbudu…)
2) Ondan başka kimseden yardım istenmeyen (…iyyake nesteiyn…)
3) Ondan başka rızası aranacak kimse olmayan (ente maksudi, ve rızake matlubi)
4) Kanun (yasa) koyucu olarak O’ndan başka kimsenin bulunmadığıdır.
Mekke Müşriklerinin şartlı başkanlık teklifini kabul etmeyen peygamberimiz, daha sonra Mekke’yi fethederek, oranın yönetimini de eline almış ve uyguladığı “Adil düzen’in” şartlarına göre onları yönetmiştir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri