Bu sabah musluğu açtınız ve su aktı. Üzerinde düşünmediniz; düşünülecek bir tarafı yok gibi geldi. Her gün yaptığımız sıradan bir şey, yokluğunu henüz yaşamadığımız bir şey çünkü. Oysa dünya nüfusunun dörtte biri için bu, gündelik bir alışkanlık değil, çözülmemiş bir problem. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF'in yayımladığı bir rapora göre: 2,1 milyar insan güvenli yönetilen içme suyundan yoksun. Bunların 106 milyonu, nehirden, gölden, sulama kanalından su içiyor.
Rakam büyük olduğu için soyut geliyor. Gözümüzde canlandırmak için kendi ülkemiz ve şehirlerimizdeki insan sayılarıyla bunu kıyaslayabiliriz. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan insanlarımız için içme suyu zaten büyük bir sorun. Günümüz dünyasında güvensiz su, sanitasyon ve hijyen koşulları her yıl en az 1,4 milyon önlenebilir ölüme yol açıyor. Yalnızca mikrobiyolojik olarak kirlenmiş içme suyunun yılda yaklaşık 505 bin ishal ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor. Beş yaşını doldurmadan ölen ve ölümü önlenebilir nitelikte olan çocuk sayısı ise 395 bin. Yani mesele bir konfor meselesi değil; doğrudan bir hayatta kalma meselesi.
Dünya genelinde 1,8 milyar insanın evinde içme suyu yok ve bu hanelerin üçte ikisinde suyu taşıma işi kadınlara ait. Eğitim tarafındaki karşılığı da şu: her beş çocuktan biri, yani 447 milyon çocuk, okulunda temel içme suyu hizmetinden yoksun. Bir kız çocuğunun okula gidememesinin sebebi kimi zaman yoksulluk değil, su yetersizliği nedeniyle temizlik ve hijyen şartlarından yoksun olması.
Bu tablo karşısında en yaygın ve en anlaşılır refleks, kuyu açmak olarak görülüyor. Sivil toplum kuruluşlarının Afrika'da ve Asya'da açtığı binlerce kuyu, hem bizim medeniyet tasavvurumuzun hem de çok somut bir ihtiyacın karşılığını temsil ediyor. Ecdadımızın çeşme, sebil, şadırvan geleneği; suyun akmasını bir ibadet, bir vakıf işi sayan anlayış, bugün dünyanın dört bir yanında su kuyusu açma faaliyetleriyle devam ediyor.
Peki bu faaliyetler gerçekten kalıcı oluyor mu? Kısa süreli biri ihtiyacı gidermekten ziyade nesilden nesile faydalanmak mümkün değil mi? Bunun cevabını bulmak oldukça zor. Çünkü bu eserlerin sürdürülebilir olması için en başta sosyal sorumluluk bilincinin yüksek olması gerekiyor. Bu bilinç, hem mevcut yapıyı muhafaza etmek hem de yaşanan aksaklıklar karşısında bunun onarımı ve yeniden faaliyete geçmesini temin etmek için bir yönetişim anlayışına sahip olmak demek.
Gana'da 570 köyde 1.509 su noktasının incelendiği bir çalışma, kuyunun çalışır kalıp kalmayacağını belirleyen etkenler arasında, kullanıcılardan düzenli bir katkı toplanıp toplanmadığının istatistiksel olarak anlamlı olduğunu buldu. Bunu suyun ticarileştirilmesi olarak anlamamak gerekir. Kastedilen, bir arıza çıktığında yedek parçanın alınabileceği küçük bir fonun köyde mevcut olması. Bizim geleneğimizde bunun karşılığı zaten var: vakıf. Ecdadımız çeşmeyi yaptırırken yanına gelirini de bağlardı; çünkü suyu akıtmak kadar akar tutmanın da bir maliyeti olduğunu biliyordu. Bugün eksik olan tam da bu ikinci halka.
Bir de savaşın olduğu yerler var, onları da unutmamak gerekir. Bu tür kriz bölgelerinde kuyu açma imkânı bulunmuyor; çünkü doğrudan altyapının kendisi hedef alınıyor. Sudan'da su arıtma istasyonlarının devre dışı bırakılmasının ardından yalnızca 2025 yılında 72 bin 716 kolera vakası ve 1.830 ölüm kaydedildi. Vahşice soykırıma uğrayan işgal altındaki Gazze'de bir milyon insanın, ki bunların 400 bini çocuk, günlük su erişimi kişi başı 16 litreden 6 litreye düştü. Şöyle ki; insani yardımın asgari standardı günde 15 litre olarak kabul ediliyor. Düşünün, Gazze bu eşiğin yarısının bile altında yaşıyor.
Böyle yerlerde halihazırdaki en makul çözüm, tankerle ve mobil arıtma üniteleriyle su temin etmek. Nitekim Gazze'de çadır kentlerin yanına depolar kurulup iki günde bir tankerle doldurularak yaklaşık 1,6 milyon insana ulaşıldı. Ancak bu modelin kendi sınırları var: yakıt bittiğinde, elektrik kesildiğinde, yol güvenliği bozulduğunda üretim düşüyor. Bir arıtma tesisinde elektriğin kesilmesi Gazze'de üretimi yüzde 85 oranında azalttı. Dolayısıyla tankercilik, bir çözüm değil, çözüme kadar hayatta tutan bir köprü.
Bütün bunlardan çıkan sonuç, kuyu açmanın gereksiz olduğu değil; tam tersine, çok değerli olduğu ve bu yüzden doğru yapılması gerektiğidir. Nitekim en kapsamlı bilimsel derleme, hanelere ulaşan su miktarını artıran çalışmaların beş yaş altı çocuklarda ölümleri yüzde 34 oranında azalttığını ortaya koyuyor. Kalkınma müdahaleleri içinde bu kadar yüksek getirisi olan alan azdır. Yani bir kuyu, doğru açıldığında gerçekten bir hayat kurtarır. Sorun kuyuda değil, kuyuyu açtıktan sonra geriye dönüp bakmamakta.
Meselenin bir de bize bakan yüzü var. Türkiye, su konusunda yardım eden taraf olduğu kadar, kendi sıkıntısını da yaşayan bir ülke. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre kullanılabilir su potansiyelimiz 112 milyar metreküp. TÜİK'in 2025 sonu nüfus verisiyle hesaplandığında kişi başına düşen yıllık su miktarı 1.301 metreküp. Su zengini sayılmanın eşiği 1.700 metreküp olarak kabul ediliyor. Yani biz su zengini bir ülke değiliz; su stresi altındaki bir ülkeyiz. Üstelik bu rakam 2000 yılında 1.652 metreküptü. Yirmi beş yılda yüzde 21 geriledik.
Buna karşılık şebekelerimizdeki kayıp-kaçak oranı yüzde 33 civarında. 2024'te kaybolan su miktarı yaklaşık 2,2 milyar metreküp. Arıtılan atıksuyun ise yalnızca yüzde 1,3'ü yeniden kullanılıyor. Bu iki rakam yan yana geldiğinde ortaya şu çıkıyor: yeni kaynak aramadan önce, elimizdekini kaybetmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Konya Havzası'nda yeraltı suyunun çekilmesi ve obrukların çoğalması, bu ihmalin en görünür faturasıdır ve bize en yakın olanıdır.
Karşı karşıya kaldığımız bu korkunç tablo karşısında bireyden topluma elimizden neler gelebilir?
Kuyu açan kuruluşlarımız, açılış rakamının yanında üçüncü ve beşinci yıl işlevsellik oranını da paylaşmalıdır. "Şu kadar kuyu açtık" cümlesi, "şu kadarı hâlâ çalışıyor" cümlesiyle tamamlanmadıkça eksik kalır. Bu şeffaflık, bağışçı güvenini zayıflatmaz; aksine güçlendirir.
Yeni kuyu ile rehabilitasyon arasındaki denge yeniden kurulmalıdır. Hazırlanan bir rapora göre Kamerun örneğinde olduğu gibi, atıl kuyuların onarımının çoğu zaman yeni kuyu açmaktan daha fazla insana ulaştığını gösteriyor. Onarım, açılış töreni kadar görünür olmasa da faydası daha büyük.
Bakım fonu, bizim vakıf geleneğimizin bugünkü karşılığı olarak yeniden kurgulanmalıdır. Bölgede yapılan çalışmalarda insanları bilgilendirmek, onlara bir takım şuur kazandırmak için gayret gösterilmelidir. Bu gayret, kuyunun ömrünü yıllarca uzatan en ucuz yatırımdır.
Ülkemizdeyse, şehirlerimizin kendi içinde kayıp-kaçak oranını düşürmeyi ve arıtılmış suyun yeniden kullanımını, yeni kaynak geliştirme kadar öncelikli bir başlık sayması gerekmektedir. Dışarıda kuyu açarken içeride suyu kaybetmek, tutarlı bir politika değildir. Bu çağın marka belediyeciliğinde belirleyici unsur temiz suyun korunması ve yaşatılmasıdır.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Sadakanın en faziletlisi su ikram etmektir" buyruğu, bu işin niyetini ve milletimizin fedakarlığının temelini inşa etmiş durumda. Bize kalan, o niyeti tekniğiyle buluşturmak. Çünkü sadaka-i cariye, ancak akmaya devam ettiği müddetçe cariyedir. Kuruyan bir kuyu, tükenen bir göl, boşa harcanan kaynaklar; takip ve bilinç eksikliğinin belgesidir. Her şeyin olduğu gibi suyun da bir hesabı vardır. Bu hesap bu dünyada verilmese bile inanıyoruz ki ahirette muhakkak verilecektir.