Osmanlı padişahlarının dokuzuncusu, II. Bayezîd Han’ın oğlu, Kanunî Sultan Süleyman’ın babası, İslâm hâlifelerinin yetmişdördüncüsü, Osmanoğullarının ilk halifesi, “Yavuz” lâkabıyla meşhur olan Sultan I. Selim Han’ın sarığına taktığı süpürge biçimindeki sorguç’un (Tuğ) neyin işareti olduğunu, yahut ne anlam taşıdığını bilmiyordum, Osmanlı sultanlarının hayatları hakkında araştırma yaparken tesadüfen öğrendim. Çok kimsenin de konu hakkında bilgi sahibi olduğunu sanmıyorum. Ahmed ibni Kemâl Paşa’nın, vefatı hakkında “Az zaman içre çok iş etmişti/Sâyesi olmuş idi âlemgîr/Şems-i asr idi, asırda şemsin/Zılli memdûd olur, zamanı kasîr”, “yâni; “Kısa zamanda çok iş yapmıştı. Lütuf ve ihsânlarının gölgesi cihânı tutmuştu. Asrının güneşi idi. İkindi güneşinin gölgesi uzun, fakat zamanı kısa olur” diyerek, “Rûhunu Sultan Selim’in yâ Allah/Gark-ı rahman kıl bihakkı fatiha/Kim vefatına ânın tarihtir/Ehl-i îmân rûhu için Fâtiha” şeklinde tarih düşürdüğü Sultan Selim Han’ın, 15 Şubat 1517 tarihinde Mısır’ı fethedip, Kahire’ye girdikten 5 gün sonra Cuma namazını kılmak üzere gittiği Melik Müeyyed Camii’nde hatibin minberde hutbe okurken, Yavuz Sultan Selim’i “Hâkim-ül-Harameyn-iş-şerîfeyn” (Mekke ve Medine’nin hâkimi) sözleriyle övünce, Sultan Selim’in; “Hâdim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn (Mukaddes beldelerin hâdimi, hizmetkârı) deyiniz” diyerek “Hâkimi değil, hizmetçisi diye söyleyiniz” şeklinde itiraz ettiğini biliyordum. Meğerse, Yavuz Sultan Selim Han, sarığının tepesine süpürge biçiminde bir tuğ takarak, Mekke ve Medine’nin hadimi, hizmetçisi olduğunu böylece ilân etmiş oluyormuş.
Miladî 1470’te Amasya’da dünyaya gelen, 1514’te İran şahı İsmail’i mağlûp ederek, Tebriz’i aldı, bozuk Safevî inanışlarının yayılmasını önleyip, İslâmiyete büyük hizmet etti. 1516’da İstanbul’da ilk tersaneyi kurarak, gemiler inşa ettirdi. 13 gün içinde geçilmez denilen Sina Çölü’nü geçerek Kahire’yi fethedince II. Tumanbay, Kahire’yi bırakmak zorunda kaldı. Mekke Şerifi, oğlunu Kahire’ye göndererek, “Mukaddes Makamlar” ın anahtarlarını, Mekke ve Medine’deki “Emânât-ı Mukaddese” yi Yavuz Sultan Selim’e sundu. Bu suretle 6 Temmuz 1517’de Hicaz’da, Osmanlılara dâhil oldu. Yine aynı yıl Kahire’ye gelen Yemen elçileri, Memlûklerin yerine Sultan Selim Han’ın hakimiyetini tanıdıklarını bildirdiler. Sultan, 10 Eylül’de muzaffer Orduyu Hümâyun ile Kahire’den ayrılırken, İslâm dininin başkanlığı olan halifelik 767 yıldan beri bu sıfatı taşıyan Abbasîlerden Osmanoğullarına, yâni ilk defa Türk hânedânına geçmiş oldu. Artık, Mukaddes Emenatler, Osmanlı Türklerinin eline geçmiş, Mukaddes Şehirler Mekke, Medine ve Kudüs, Osmanlıların idaresi altına girmiştir.
Yavuz Sultan Selim Han, büyük bir ihtişamla İstanbul’a dönmektedir. Bütün gösterişi devlet işlerinde olan Yavuz, aslında hususi hayatında mütevâzi ve sakin bir kişiliğe sahiptir. Son derece sade giyinir ve halkın İstanbul’da hissiyatını ve yapılacak karşılama hazırlıklarını öğrenince son derece sıkılır. Bu sebeple şahsı için gösterilecek âlâyişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehire girmesi gerekirken, birkaç saat önce, gece vakti yanında birkaç kişiyle birlikte Üsküdar’dan bir kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı’na çıkar. Ertesi gün halk ve devlet adamları, padişahın saray’da olduğunu öğrendiği için merasim yapılamaz. 25 Temmuz 1518’de İstanbul’a gelen Yavuz Sultan Selim, 10 günlük dinlenmeden sonra 4 Ağustos’ta Edirne’ye hareket ederek, Avrupa’nın en kudretli deniz ve kara devletleri olan Venedik ve Macaristan ile sulhu yeniler. 20 Aralık 1518’de Veziriazam Pirî Mehmed Paşa da Kuzey Irak’ı fethedip, Edirne’ye döner ve İran imparatorluğu’nun en kıymetli bir parçası olan Musul eyâleti de Osmanlı topraklarına katılır.
8.5 yıl gibi kısa bir zamanda devleti iki kat büyüterek “Yavuz” lâkabını kazanan Sultan Selim Han ile ilgili bir menkıbeyi de bu vesile ile buraya almak istedim:
Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu, Yavuz Sultan Selim Han’ın babası Şehzade Bayezit, Amasya valisi idi. Miladî 1470 senesinde bir gün Bayezit’in sarayına nûr yüzlü bir ihtiyar gelerek, sarayı kapısında uzun bir dua okuduktan sonra nöbetçiye “Bugün bu hanede bir erkek çocuk dünyaya gelecek, babasından sonra padişah olacak, vücudunun yedi yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben sayısınca, âli-şân (şânı büyük) beyleri mağlûp edecektir” dedikten sonra oradan ayrılır. Nöbetçi bu zâtı takip, fakat bir anda kaybeder. Durumu bildirmek üzere geri döndüğünde vali Şehzâde Bayezîd’in kucağına aldığı çocuğun kulağına ezan-ı Muhammedî ve ikâmet okumakta olduğunu görür. Bayezîd “İsmin Selim olsun” diyerek çocuğa ismini koyar. İstanbul’da bu haberi alan Fatih Sultan mehmed Han, torunu Selim için dua edip, “Selim’i çok sevdim” buyurdu.
Ertesi gün Sultan Fatih, lalasına gece gördüğü rüyayı şöyle anlattı: “Kendimi bir derya içinde gördüm. Yanımda oğlum Bayezîd de vardı. Bir ara deryanın karşı tarafından bir güneş doğdu, önce beni, sonra da Bayezîd’i aydınlattı. Sonra yedi güneş daha doğdu”
Lala rüyayı “Cenab-ı Hak hayıra getirir inşallah. Sizden sonra oğlunuz Bayezîd’in sultan olacağını, ondan sonraki padişahın da yedi şöhretli kimseye galip gelerek, Müslümanları bir bayrak altında toplayacağını umarım” diyerek tâbir etti.
Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, “Osmanlı padişahları elli evliya kudretinde idi” derdi. Yavuz Sultan Selim’in hayatını okudukça insan Mustafa Efendinin haklı olduğunu görüyor. Mekânları Cennet olsun.
Miladî 1470’te Amasya’da dünyaya gelen, 1514’te İran şahı İsmail’i mağlûp ederek, Tebriz’i aldı, bozuk Safevî inanışlarının yayılmasını önleyip, İslâmiyete büyük hizmet etti. 1516’da İstanbul’da ilk tersaneyi kurarak, gemiler inşa ettirdi. 13 gün içinde geçilmez denilen Sina Çölü’nü geçerek Kahire’yi fethedince II. Tumanbay, Kahire’yi bırakmak zorunda kaldı. Mekke Şerifi, oğlunu Kahire’ye göndererek, “Mukaddes Makamlar” ın anahtarlarını, Mekke ve Medine’deki “Emânât-ı Mukaddese” yi Yavuz Sultan Selim’e sundu. Bu suretle 6 Temmuz 1517’de Hicaz’da, Osmanlılara dâhil oldu. Yine aynı yıl Kahire’ye gelen Yemen elçileri, Memlûklerin yerine Sultan Selim Han’ın hakimiyetini tanıdıklarını bildirdiler. Sultan, 10 Eylül’de muzaffer Orduyu Hümâyun ile Kahire’den ayrılırken, İslâm dininin başkanlığı olan halifelik 767 yıldan beri bu sıfatı taşıyan Abbasîlerden Osmanoğullarına, yâni ilk defa Türk hânedânına geçmiş oldu. Artık, Mukaddes Emenatler, Osmanlı Türklerinin eline geçmiş, Mukaddes Şehirler Mekke, Medine ve Kudüs, Osmanlıların idaresi altına girmiştir.
Yavuz Sultan Selim Han, büyük bir ihtişamla İstanbul’a dönmektedir. Bütün gösterişi devlet işlerinde olan Yavuz, aslında hususi hayatında mütevâzi ve sakin bir kişiliğe sahiptir. Son derece sade giyinir ve halkın İstanbul’da hissiyatını ve yapılacak karşılama hazırlıklarını öğrenince son derece sıkılır. Bu sebeple şahsı için gösterilecek âlâyişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehire girmesi gerekirken, birkaç saat önce, gece vakti yanında birkaç kişiyle birlikte Üsküdar’dan bir kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı’na çıkar. Ertesi gün halk ve devlet adamları, padişahın saray’da olduğunu öğrendiği için merasim yapılamaz. 25 Temmuz 1518’de İstanbul’a gelen Yavuz Sultan Selim, 10 günlük dinlenmeden sonra 4 Ağustos’ta Edirne’ye hareket ederek, Avrupa’nın en kudretli deniz ve kara devletleri olan Venedik ve Macaristan ile sulhu yeniler. 20 Aralık 1518’de Veziriazam Pirî Mehmed Paşa da Kuzey Irak’ı fethedip, Edirne’ye döner ve İran imparatorluğu’nun en kıymetli bir parçası olan Musul eyâleti de Osmanlı topraklarına katılır.
8.5 yıl gibi kısa bir zamanda devleti iki kat büyüterek “Yavuz” lâkabını kazanan Sultan Selim Han ile ilgili bir menkıbeyi de bu vesile ile buraya almak istedim:
Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu, Yavuz Sultan Selim Han’ın babası Şehzade Bayezit, Amasya valisi idi. Miladî 1470 senesinde bir gün Bayezit’in sarayına nûr yüzlü bir ihtiyar gelerek, sarayı kapısında uzun bir dua okuduktan sonra nöbetçiye “Bugün bu hanede bir erkek çocuk dünyaya gelecek, babasından sonra padişah olacak, vücudunun yedi yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben sayısınca, âli-şân (şânı büyük) beyleri mağlûp edecektir” dedikten sonra oradan ayrılır. Nöbetçi bu zâtı takip, fakat bir anda kaybeder. Durumu bildirmek üzere geri döndüğünde vali Şehzâde Bayezîd’in kucağına aldığı çocuğun kulağına ezan-ı Muhammedî ve ikâmet okumakta olduğunu görür. Bayezîd “İsmin Selim olsun” diyerek çocuğa ismini koyar. İstanbul’da bu haberi alan Fatih Sultan mehmed Han, torunu Selim için dua edip, “Selim’i çok sevdim” buyurdu.
Ertesi gün Sultan Fatih, lalasına gece gördüğü rüyayı şöyle anlattı: “Kendimi bir derya içinde gördüm. Yanımda oğlum Bayezîd de vardı. Bir ara deryanın karşı tarafından bir güneş doğdu, önce beni, sonra da Bayezîd’i aydınlattı. Sonra yedi güneş daha doğdu”
Lala rüyayı “Cenab-ı Hak hayıra getirir inşallah. Sizden sonra oğlunuz Bayezîd’in sultan olacağını, ondan sonraki padişahın da yedi şöhretli kimseye galip gelerek, Müslümanları bir bayrak altında toplayacağını umarım” diyerek tâbir etti.
Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, “Osmanlı padişahları elli evliya kudretinde idi” derdi. Yavuz Sultan Selim’in hayatını okudukça insan Mustafa Efendinin haklı olduğunu görüyor. Mekânları Cennet olsun.