Su, Ateş ve Ahlak Dostluğu ile Söylemler

Ahmet Güldağ

Sayın okurlar. Bu gün sizlere Ahlak dostluğu ile bazı tarihi söylemlerden derlediğim konuları sunmak isterim
***
Okurken bizleri düşündürmeye sevk eden bu derlemeler hayatımızdaki yaşam içinde halen oluşumlara atıf olanlar ile “bir zamanlar ne idik” hatırasını anmış olacağız.
***
Önce Su, Ateş ve Ahlak dostluğunda neler olmuş okuyalım.
***
Su, Ateş ve Ahlak dostluk kurmuşlar…
Dolaşırlarken, “kaybolursak birbirimizi nasıl buluruz” düşünce ve merakı içine girmişler!..
Suya sormuşlar; “Kaybolursan seni nasıl bulacağız?” diye.
Suyun cevabı; “Nerede bir şırıltı duyarsanız işte oradayım” olmuş.
Ateş’e sormuşlar; “ Seni yitirirsek ne yapalım” diye.
Onun cevabı da “Bir duman gördüğünüz yerde ben varım.” Cevabını vermiş.
Sıra Ahlak’a gelince meraklanmışlar ne cevap verecek diye!.
Çünkü elle tutulur gözle görülür hali olmadığı için!..
Ahlak şöyle bir kurulup karşısındakilerini düşüncelere meylettirecek cevabını vermiş.
“BENİ KAYBEDERSENİZ. BİR DAHA KESİNLİKLE BULAMAZSINIZ!..”
***
Şimdide yerinde söylenmişleri okuyalım.
Rüzgâra hâkim olamıyorsan. Yelkenlerini ona göre ayarla ve unutma ki;
Hayat karşılaştığın güçlüklerle değil!..
Gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.
***
İnsanlar birçok şeyi zamanla öğrenmişlerdir.
Kuşlar gibi uçmayı…
Balıklar gibi yüzmeyi…
Fakat;
Çok basit bir şeyi öğrenememişlerdir!..
İNSAN GİBİ YAŞAMAYI…
***
Birde tarihi olayda kendimize verilen değerin ölçümünü okuyalım.
Osmanlı Sultanlarından Padişah Yavuz Sultan Selim pek sade giyinmiş. Bunun sebebini soranlara:
“Süslü ve şaşaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanayım?”dermiş.
Bir elbiseyi eskiyene kadar giyer. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak zorunda bırakırmış.
Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzuruna çıkacağı haberi gelmiş.
Bunun üzerine vezirler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Osmanlı padişahı Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirmişler.
Yavuz hiç kızmamış ve “Münasiptir” demiş
Elçinin geleceği gün vezirler, yeni esvaplarıyla padişahın huzuruna varmışlar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düşmüşler!
Zira Yavuz’un üzerinde yine o eski elbiseler aynen varmış.
Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuş.
Karşı pencereden vuran gün ışığı altında kılıç’ın parıltısı gözleri kamaştırıyormuş.
Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerden utanıp şaşkın bir vaziyette kalmışlar.
Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:
“Paşa! Var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” demiş.
Sadrazam, Padişahın emrini yerine getirmek için elçiye gidip tekrar dönmüş ve elçinin intibağını (etkisini) nakletmiş.
“Sultanım Venedik elçisi: ‘O Kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile...’ demektedir.” diye söylemiş.
Yavuz tebessüm ederken, sadrazama şahadet parmağı ile kılıcı göstererek:
“ İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan asla ayrılamaz ve bizi görmez!    
Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa…
O zaman küffar bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!..” demiş
***
Ne dersiniz asırlar evveli olanlar bile hâlâ hayatımız da berdevam değil mi?

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.