Ete kemiğe; harflere ve kelimelere bürünmemiş olan cümlelerin, hikayelerin, denemelerin ve yazı türündeki her şeyin bulunduğu o olasılıklar alemine bakıyorum uzaktan, çok uzaktan.
Şimdi ne yazsam!?
Hiç birisi sırtına, sözcüklerden örülmüş olan bir hırkayı geçirip de bu tarafa; bana doğru yürüyüp de gelmiyor, gelivermiyor. Sanki okuma ve yazmayı henüz öğrenmemiş olan bir çocuk gibi kalakalıyorum ekranın karşısında.
Sözcülüğünü etmemi, yazıya dökülüp ve bahsettiğim o 'ete kemiğe bürünüp' bu tarafa; varlık alemine geçerek görünür olmayı isteyen hiçbir cümle yokmuş; mevcut değilmiş gibi, koşuşturup kaçışıyorlar bir anda, beni gördüklerinde. Beni görüyorlar çünkü az önce, uzaktan baktığımı söylediğim, kılıksız ve şekilsiz manaların; henüz doğmamış olan o cümle potansiyellerinin yanına gidiyorum. Aslında ayaklarına kadar gitmemem gerekenlerin yanına... Hiyerarşi nasıl bulunmasın, benim onlara değil, onların bana ihtiyaçları varken? Onların bu tarafa geçmelerine vesile olan bir nevi 'anneleri' rolündeyken? Fakat sormayın işte... Ayaklar baş oldu, azizim! Erinmeden, üşenmeden ve gocunmadan onların yanına kadar gittim gitmesine ama bu kadarı yetmezmiş gibi bir de saygıyla önümde eğilecekleri yerde, yaramaz ve afacan çocuklar gibi kaçışarak geniş ağaç gövdelerinin arkalarına, gölün kenarındaki sazlığın içine ve arasına saklandılar. Üşütecekler... Dedim ya, sözcüklerden örülmüş olan o hırkayı sırtlarına geçirmiyorlar çünkü! Peki ben ne yapacağım, ne yazacağım diye hiç düşünmüyorlar, onları her seferinde cümle içlerine yerleştirip kaç defa varlık alemiyle buluşturmuş olan bu insana nankörlük ederek!
Ağaçların ve sazlıkların varlığından bahsedince, buranın bir orman olduğunu da tahmin etmiş olmalısınız. Nemli ve yoğun havasının sağlığa iyi mi yoksa kötü mü geleceğini o an bana sorgulatan, içindeki devasa boyuttaki heybetli ve görkemli ağaçlarıyla büyüleyen, envai boydaki ve renkteki çiçeklerin kokularının birbirleriyle karışarak havada müthiş bir koku harmonisi oluşturduğu bu sihirli ormandan çıkıp da gelmek istememelerini anlıyor ve onlara hak veriyorum bir yandan, gizlice. Fakat her düşünce düşünülünce öyle hemen açık edilip belli edilir mi? Edilmez. Susuyorum.
Ben yine de çağırmaya, icabetsiz davetlere devam ediyorum... Onları yaka paça yakalayıp, o hırkayı zorla da olsa sırtlarına geçirivermek; onları harflere, kelimelere ve cümlelere bürüyebilmek için, ormanın içinde dört dönüyorum. Aksi halde onlar üşüyecekler ve ben de bu yazıyı hiç yazamayacağım çünkü.