Sesler ve Yalnızlıklar

Sesler ve Yalnızlıklar

Sosyal medyanın bunca güçlü, teveccüh edilir olmasının ardında; pırıltılı varlık gösterisi beğeni şakşakçılığı yanında, bütün kesrete, şartların çeşitliğine fırsatların çokluğuna rağmen; ilişkilerin zayıflığı, kutsal söze seslere kulak verilmemesi, geleneksel bağların kopuşu gibi sebepler bulunsa gerek.

İnsanı kuşatan tüketen, karamsarlığı gerilimi besleyen; herhalde kabiliyetleri, yaşama sevgisini körelten bir olgu yalnızlık.

Dünya gürültüsüyle karmaşasıyla boğuyor. Hangi sese kulak vereceğimizi şaşırıyoruz. Kimse kimseyi dinlemiyor artık. Bir güven krizi, inanç bunalımı var.

Mevcut iklim, bilgi kirliliği, haber bombardımanı, dijital ortam, medyatik oyuncaklar, zaman getirileri bu tahribatı körüklüyor.

***

Bir vesileyle gittiğimiz hastanede bir annenin konuşmalarına şahit kaldım.

Dışarıya pek çıkmayan, evde bilgisayarı tercih eden çocuğundan bahsediyordu. “Sokak daha tehlikeli, hiç değilse evde emniyette, varsın orda oynasın” diyordu.

En azından meşhur okul katliamlarındaki, zehirli internet rolünden, hissesinden sonra; ne diyecekti hadiseleri nasıl değerlendirecekti anne bilmiyorum.

Mavi Balinalardan, tahripkâr mülevves sitelerden, habis desiseli medya arkadaşlıkları ile ortaklıklarından, şeytanî bağlantılardan şiddet dolu oyun bağımlılığından sanki habersizdi.

Hâlbuki sadece hariçte değil, içerde de kaypak kaygan bir zeminde ne helâke yol açacak alanlar, muzır alışverişler gözüküyordu.

Her tür ahlaksızlığın, her nevî kuralsızlığın menfi örneklerin kutsandığı, örgütlü bilinçli bir kötülüğün çeşitlendirildiği ve süslendiği; eğitim, aile, din gibi manevî ananevî değerlerin ve kavramların sürekli aşağılandığı hakir görüldüğü bir vasat…

Acaba bazen sosyal ağlar, köklü dallı budaklı, zehir saçan Ağu acı mıydı?

***

Zamanımızda dünya tamamen “BEN(im)” üzerinde dönüyor.

Bir bakıma hâlâ yumurtadan çıkamadık. Sağlam bir kabuğumuz mahfazamız(!) var… Saplanıp kaldığımız Babil kulelerinden tepeden bakıp duruyoruz dünyaya.

Geride, kimsenin görmek istemediği silik bulanık, çöplük fotoğraflar olacak.

Bilhassa gençler başta, tüm insanların eline “kendini baskılama, sıkma, özgür kal, yaşamana bak, hayat kısa” gibi binbir çeşit (Şahsî gelişim, ilerleme) reçetesi(!) harita tutuşturuluyor.

Ferdin gözünü açıp, belki ufkunu genişleteceği uzak-yakın Çevre “ötekileştiriliyor”.

Bu da hayata, mevcudiyetimize değer katanlara karşı yabancılaşmayı, aslında yalnızlık ve bir başınalığı artırıyor.

İçimiz kurak, kalpler zayıf ıssız…

Dışarda bıraktığımız aslında ne? Anlamlı güçlü hedefler, kuşatıcı kıymetli bağlar, donatıcı dostluklar, şerre karşı kuvvetli bir direnç mücadele arzusu mu?

Sosyal medyanın sahte avuntusu, meşguliyeti bir noktaya kadar.

Kendi sesimizi dinlemekten, ‘Ben’ bataklığında habire çırpınmaktan bıkmıyoruz.

Biz ne vakittir böylesine biçare, yapayalnız ve idraksiz, boş kafasız sürülere kapıldık kaldık. Yaprak gibi sürüklendik de mezbeleliklere bırakıldık atıldık.

***

Yegâne ilgi kaynağımız şahsımız olunca, kimsesiz duyarsız kaba ve teçhizatsız, hayatı göğüslemeye çalışıyoruz.

Ötekine, diğer bir insana yolculuk yaptık mı, kalp gezginlikleri nedir, mesela bir dua aldık mı, kimlere sarıldık diye düşünmüyoruz.

Dinlemek, anlamak, yardım, el uzatmak, onarmak.

Rahmetli Mustafa Miyasoğlu “İnsan, insanın ufkudur” derdi.

Sesimize ses, yüreğimize zenginlik katmak.

Yoksa daima uzaklarda ve yabancı mıyız?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri