İslâmi geleneklerimizin değişmez bir parçası olan ve sosyal yardımlaşma açısından büyük bir önem taşıyan dinî bayramlara bakış açısı insandan insana değişiyor. İhtiyaç sahiplerini Ramazanda fitre ve zekâtla, Kurban Bayramında kestikleri kurbanların etleriyle destekleyen Müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) aksatmadan devam ettirdiği kurban sünnetini hiç terk etmemişlerdir. Vacip bir ibadet olan Kurban Bayramı’nı geride bıraktık. Oruç, kurban ve bayramla hiçbir ilgisi bulunmayan mutlu azınlık, “Hayvan katliamı yapılıyor, ortalık kan gölüne dönüyor, hijyenik değil, 2010 Avrupa kültür başkenti İstanbul’un görüntüsü bozuluyor, AB kriterlerine aykırı” diye karşı çıksa da Allah’ın emri olduğu için yerine getirilen Kurban ibadetinin mutlaka pekçok hikmeti vardır. Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail ile İslâmiyetin sembolü hâline gelen kurban, her şeyden önce “Yüce Yaradan” a teslimiyet ifade eder ve mahşere kadar da devam edeceğine hiç şüphe yoktur.
Türkiye’de olduğu gibi, Afrika ve Avrupa’nın birçok ülkesinin yanısıra, ABD işgâli altında inleyen Irak ve Afganistan’da, komünizmin amansız baskısından kurtulan başta Rusya olmak üzere ibadet hürriyetine kavuşan Kırgızistan, Çeçenistan, Karabağ, hatta Doğu Türkistan’daki Çinli Müslümanlar ile İsrail kuşatması altındaki Gazze’de ve dünyanın dört bir yanında kelimelerle ifade edilemeyecek büyük bir coşku içinde yaşanan bayram ne yazık ki binlerce insanımız için yeni bir hüznün tekrarı oldu. Büyük çoğunluk bayram yaparken, acıları tazelenen boynu bükük şehit aileleri ve yakınları gözyaşı döktü. Ekranlara yansıyan şehitliklerdeki görüntüler yürekleri burktu. Evlât acısı tazelenen bin anne, “Her hafta oğlumun kabrinin başına gelirim, bayram ve diğer özel günlerde ziyaret ederim, dua eder ağlarım. Sanki oğlum elimi öpecekmiş gibi gelir. Acım tazelenir, bu yüzden bayram ve özel günlerin gelmesini istemem” derken, diğer bir ana da acısını ve duyduğu elemi “Biz şehit anneleri, babaları, kardeşleri her hafta şehidimizin kabrine geliriz, ancak bir defa da cenaze töreninde hamasî lâflar ederek, sırtımızı sıvazlayan büyüklerimiz gelse ne olur. Ama gelmiyorlar, şehidimiz çok çabuk unutulup gidiyor” şeklinde ifade ile sitemde bulundu.
25 yıldır binlerce gencimiz kanlı terör örgütü PKK ile mücadelede telef olurken, geride birkaç kat fazlası ana baba, kardeş yeğen, amca dayı, hala teyze, eş ve nişanlı ile yetim çocuklar kaldı. Bunun ne demek olduğunu yalnız acıyı yaşayanlar ve bitmeyecek olan hasreti çekenler bilir. Biraz da bu duygu, şehit evlâdının mermer kabrindeki resmini gözyaşları ile ıslattığı bezle silerken “Ziyaret edince sanki evime götürecekmişim gibi olurum, ama gelmiyor. Bir daha da hiç gelmeyecek” diyen yüreği yanık annenin hasretini yansıtan sözlerinde anlamını buluyor. Yıllar geçmesine rağmen tarifi mümkün olmayan acıyı çekmeye devam eden boynu bükük, sâdece evlâdı dağ başında bir kör kurşuna hedef olmak üzere kutsal vatan görevine çağrıldığı, bir de Al Bayrağa sarılı tabut içinde geri gelince madalya takılmak üzere orduevine çağrılırken hatırlanan anaların, döktüğü gözyaşı, yaşadığı hüzün bir gün mutlaka birilerinin vicdanını rahatsız edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Nasıl rahatsız etmesin. Sırf başı örtülü olduğu için evlâdının yemin töreninde tel örgülerden içeriye sokulmayan anaları görüyorsunuz. Eskiden böyle değildi. 1974 doğumlu oğlum da vatani görevini komando olarak yaptı. Manisa Kırkağaç’ta Jandarma Eğitim Merkezi’ndeki temel eğitimden sonra başörtülü eşimle birlikte 1994’teki yemin merasiminde bulunduk. Oradaki binlerce kadının yüzde 90’ının da başı kapalı idi. Alayın bağlı olduğu Çanakkale’deki birliğin tümgeneral rütbeli komutanı da tribünlerde başörtülü anneler ve sakallı babalarla yan yana idi. Ancak, hiç kimse “Burası askerî birliktir. Kadınlar bu kıyafet, erkekler sakal ile içeriye giremez” dememiş, törenden fotoğraf çekmeme engel olmamıştı. Aradan geçen zaman içinde neyin değişip, ortamın niçin bu hâle gelişine hayret etmemek elde değil!
İçinde bulunduğumuz durumu köşesinde yazmayan belki de kalmadı. Bir defa da ben temas etsem sanki değişen bir şey olacak mı? Olmayacağını biliyorum. Fakat Nemrut’un, Hz. İbrahim’i atacağı ateşi söndürmek için su taşıyan karıncanın verdiği cevap gibi, hiç olmazsa safımı belirtmiş olurum. Böyle birşeyi aklım almıyor. Nene hatunun, Kurtuluş savaşında cephane hazırlayıp, kağnı ile mermi taşıyan Türk kadınının torunları olan analara revâ görülenleri kabullenemiyorum. Birer kahraman dünyaya getirip, büyüterek Peygamber ocağına gönderen analar böyle bir muameleye lâyık değildir. Hayatının baharındaki gençleri teslim alanların onları canlarından aziz bilip, yiğitleri yetiştiren Türk analarına şükran duygularını en vecîz şekilde yerine getirmeleri arzu edilir. Sonunda suyun bir gün mecrasını bulacağına inanıyorum.