Neden sever bir insan bir şehri? Yüreğinin yarısı orda olduğu için mi yoksa yaşanmışlıklar o şehri süslediği için mi? Peki neden sevmez bir insan bir şehri? Sevdiklerinden ayırdığı için mi yoksa hüzün veren anıları olduğu için mi? Aslında bakarsak bir şehri sevip sevmeme nedenlerimiz ne kadar da aynı. Ya bir insan ya da küçük bir anı…
Kime sorsan bir şehir hikayesi vardır. Der ki, “bu şehrin dar sokaklarında büyüdüm ben. Dik yokuşlarından koşmayı severdim. Zehir gibi kömür kokardı. Zordu yaşaması ama yine de severim bu şehri.” Bir başkası başlar söze,” nasıl sevmem o şehri. Ailem var içinde. Hayat şartları ayırdı bizi. Burnumda tüter o şehir. Babamın yürüdüğü kaldırımlar, annemin gittiği Pazar, kardeşlerimle oynadığım parklar… uzak düşünce anlıyormuş insan değerini. Oysa hiç sevmezdim orda yaşarken. Beklide babama duyduğum özlemdir o şehri şehir yapan.” Sonra kırgın bir kadın anlatır, “ne yaptımsa gidemedim bu şehirden. Kaybettiklerimin hatıraları var her köşesinde. Terk edip gitsem ihanet gibi gelir bana bu gidiş. Bu şehir şahididir yaşananların.”
Neden sever bir insan bir şehri? Beklide bunların hiçbiri değildir. Ne bir insan ne de bir anı sebeptir. Kalabalığını seviyoruzdur beklide. Birbirinden farklı insanları bir çatı altında toplayışıdır o şehri cazip kılan. Tarih dokunmuştur şehre. Ecdadın ayak izleri vardır. Bu yüzden sevilir. Her taşında ayrı bir kahramanlık öyküleri gizlidir. Mistik oluşunu severiz beklide. Maneviyatı güçlüdür. Huzurludur, sakindir, kolaydır, güçlüdür. Hülasa insan kendine benzettiği için sever bir şehri. Herkesin bir hikayesi, her hikayenin bir şehri vardır. Dışarıdan bakınca anlayamazsın. Tuhaf gelir. Fakat şehir sevgidir, sevgilidir, yarendir, yuvadır, anıdır. Yürekte sızı, gözde hasrettir.