Şartlanmalar

Ayşe Aslı Duruk

Şartlanmalar, şartlandırılmışlıklar… Hayatı, geldiği gibi, doğal ve yapmacıksız bir şekilde karşılayıp, onu, neşe ve coşkuyla yaşamamızın önünde duran, bu yola koyulan, öğreti kılıklı engeller… Alınan gardlar ve empoze edilen ön yargılar, yani. Bilirsiniz, “şu milletin insanı şöyledir” tadındaki, çoktan çiğnenip tükürülmüş nice cümlenin, yeniden ve yeniden ısıtılıp tabağımıza konulmuş halini. En meşhurundan mesela, henüz deneyimlenip yaşanmadığı halde, önceki yaşantılardan olma ve önyargılardan doğma ‘gelin-kaynana’ ilişkilerine ait öğretileri, mesela. Bilirsiniz. Öncekilerin çiğneyip de bize yedirmek istediği lokmaların mikrobundan dolayı yakalandığımız ateşli hastalıklar, havaleler ve nöbetler… Eminim, bilirsiniz.

İsimleri neşe, coşku, sevinç, hakkı ve benzeri anlamdaki nice çocuğun, daha doğmalarına bile fırsat verilmeden, onlara bir yaşama hakkı tanıyıp da nefes aldırmadan, hayatın rahminde, o, olasılıklar diyarında, boğup öldüren, her türlü ‘genel-geçer’ kuraldan; bu kuralların yaptığı katliamlardan ve caniliklerden bahsediyorum. Hayat, bir hayli ezber bozucu, tövbe bozdurucu ve pabucu ters giydiriciyken hem de, bir yandan! İnsan, önyargılara ne de kolayca av olabiliyor…

Henüz yaşanıp tadılmamış bir ilişkinin, öğretilmiş her türlü potansiyelini ne de kolayca hayata geçirebiliyor, kendi elleriyle… (Dedik ya, ‘gelinler ve kaynanalar’. Öyle diyelim ki, daha iyi anlaşılsın. Zira bu öğreti, en yaygınıdır) Yeni evlenen birisine, “kaynanasının nasıl olduğu” sorulur mesela, yarı müstehzi(alaycı) ve çokça da mütecessisçe (dedikodu ararcasına) Bu böyle yapılır da, aksi sorulmaz mı sanki, konunun diğer öznelerine? “Gelinin nasıl olduğu”… İmaların gölge düşürdüğü ilişkilerin faili de, o öğretilerdir işte; çoktan çiğnenip tükürülmüş mikroplu lokmalar ve önyargılar! Hayatın neşesi, coşkusu, sevinci ve bir yaşama hakkı! Bu çocukların katillerisiniz, sizler. Hem de, onca ezber bozuculuğuna rağmen hayatın, dedik ya! Garip…

Bir yandan, insanın hak verilip mazur görülesi bir yanı da var gerçi, tüm bunları yaparken. Önyargıların, öğretilerin ve ezberlerin, bir tür hayat kurtaran tarafları var gibi. Aynı anda hem gazabı celbedip hem de merhameti hak eden şaşkın insan, bu genelleyip klasörleme işine de muhtaç gibi, içinde yaşadığı hayatın, her an, üzerine üzerine gelen sayısız bilgi, şart ve durum tasallutunun karşısında. Bunların hangi birini etraflıca ele alıp anlamaya vakti ve ömrü ya da gücü var ki, zavallı beşerin? Bakın, az önce kızıyordum ama şimdi birden acıdım bize, halimize… Bu durumda bile, kendimin bile, hangi hisse kapılacağı konusunda şaşkın ve kararsız kalan bir türden; insandan bahsediyorsak, onun hakkında yargısal ve sonu noktayla biten kesin cümleler de kurulamıyor; kurulamaz işte aslında. Ama yine de, o doğmamış çocukların, yaşanmamış, oluşmamış ve deneyimlenmemiş olasılıkların katline; ortada bir saldırı yokken alınan gardlara, kızıyorum işte. Gelinleri ve kaynanaları hatırlayın! Ortada bir saldırı yokken alınan gardlar deyince, akla ilk geliveren o örneği. Ne yazık… Genellemelere muhtaç olmamız, bizi, hayatın rahmini, o olasılıklar diyarını, daha gün yüzü görmeden bıçaklamamızı mı gerektirir? Beşer oluşumuzun verdiği cehalet ve acziyet, katil ve cani olmamızı mazur gösterip, haklı mı çıkartır, yani?

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.