Yarın gece, yâni Rebiülevvel ayının 12. gecesi, Yüce Yaradan’ın “Âlemlere rahmet olarak” gönderdiği (Enbiyâ sûresi 107) sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sav), dünyayı şereflendirdiği “Mevlid Kandili” dir. İslâm âlemi bu mutlu geceyi büyük bir sevinç ve coşkuyla kutlayacak. İnsanlığın kurtuluşu için bir hidayet dönemini başlatan Rasûl-i Ekrem’in 571’de Mekke’de doğduğu geceye “Mevlid Kandili” diyoruz. Böyle yüce ve son Peygamberin ümmeti olan Müslümanlara ne mutlu. Bu mübarek geceyi fırsat bilerek mânevî zenginliğinden en iyi şekilde istifade etmeliyiz. Cahiliye devrinde kâinatın ufkundan doğan güneş tarihin seyrini değiştiren bu doğum olayı, dünyayı sarsan değişikliğin en büyüğü olmuştur.
Allahü teâlâ, her şeyden önce Nebî Zîşan’ın nûrunu yarattı. Ashâb-ı Kirâmdan Abdullah bin Cabir, “Ya Resûlallah, Allah’ın her şeyden evvel yarattığı şey nedir” diye sorunca, Peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Her şeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ve Levh, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne sema, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı”
Âdem Alemhisselâm yaratılınca Arş-ı Alâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini görüp, “Yâ Rabbi bu nûr nedir” diye sorunca Allah, “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki onun ismi göklerde ‘Ahmed’, yerlerde ‘Muhammed’ dir. Eğer O, olmasaydı seni yaratmazdım” buyurdu. Âdem yaratılınca alnına Muhammed aleyhisselâmın nûru kondu ve o nûr, onun alnında parlamaya başladı. Bu nûr zerresi Hz. Havva’ya, ondan da Şît aleyhisselâma ve böylece, erkeklerden kadınlara ve kadınlardan erkeklere geçti. Hz. Muhammed’in nûru da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti. Melekler ne zaman Âdem’in yüzüne baksalar alnında Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görürler ve ona salevât okurlardı. Âdem vefat edeceğinde oğlu Şît aleyhisselâma “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhiss elâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve afif (İffetli, namuslu) hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et” dedi. Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asil ve en kibar kızlar ile evlendiler. Nûr, temi z alınlardan, temiz kadınlardan geçerek sahibine ulaştı.
Resûlullah’ın doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, ins anlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hâle gelmişti. O’nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır. O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için aydınlık bir devir açılmıştı. Bir hidayet meş’alesi olan Peygamberimiz’in (sav), gönderilişi, Yüce Allah’ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülükler ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Âl-i İmrân 164)
Sevgili Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O’nun mübarek ruhuna salât, selâm ve Kur’an okumak şüphesiz büyük milletimizin engin sevgi ve bağlılığının ifadesidir. O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. O, asırlara sığmayacak inkılâpları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Çocuklarını diri diri toprağa gömen babalar, O’na ve getirdiği prensiplere iman edince mükemmel hâle geldiler. İnsanlar O’nun tek emriyle alışkanlıklarını bıraktı. O, yirminci asır insanının yüz yılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adaleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir anda yerleştirdi. Habib-i Kibriya efendimize sevgi ve saygı duymak, onu önder ve örnek alıp bağlanmak, Müslümanların dinî ahlâkının bir gereğidir. O, emin bir iman abidesiydi; dediklerini kılı kırk yararcasına yaşıyor, tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve Hakk’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor, herkesten daha hassas davranıyor, her hâliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor; her zaman hüsn-ü akıbet peşinde koşuyor ve gözünü bir lâhza olsun hedeften ayırmıyordu.
Allahü teâlâ (cc) Peygamber Efendimiz’e (sav), iç ve dış yapısı itibariyle öyle bir genişlik bahşetmişti ki, fevkalâde mütavazı olmasının yanında olabildiğine büyüleyiciydi. Huzuruna giren en mağrur ruhlar bile Hz. Muhammed Mustafa’nın heybeti karşısında titrer, düşünce ve niyetlerinin hilâfına farklı bir hâl alırdı. Mağrur Kisra (Sasani hükümdarı) elçileri, o heybet abidesiyle karşılaştıklarında oldukları yerde kalmış ve ne diyeceklerini unutmuşlardı.
Mevlid Kandili gibi mübarek geceler için özel bir ibadet şekli bulunmamakla beraber, bu geceyi fırsat bilerek yaşantımızın bir muhasebesini yapalım, Kur’an-ı Kerim okuyup, kusurlarımızın bağışlanması için dua edelim, kaza namazı kılalım, Allahın yüceliğini tefekkür ederek, cennetini taleb edelim. Ülkemizin, bütün Müslümanların ve insanlığın sağlık ve selâmeti için niyazda bulunalım. Bu vesile ile İslâm âleminin Mevlid Kandilini tebrik ve tekrar kavuşmamızı temenni ediyorum.
Allahü teâlâ, her şeyden önce Nebî Zîşan’ın nûrunu yarattı. Ashâb-ı Kirâmdan Abdullah bin Cabir, “Ya Resûlallah, Allah’ın her şeyden evvel yarattığı şey nedir” diye sorunca, Peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Her şeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ve Levh, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne sema, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı”
Âdem Alemhisselâm yaratılınca Arş-ı Alâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini görüp, “Yâ Rabbi bu nûr nedir” diye sorunca Allah, “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki onun ismi göklerde ‘Ahmed’, yerlerde ‘Muhammed’ dir. Eğer O, olmasaydı seni yaratmazdım” buyurdu. Âdem yaratılınca alnına Muhammed aleyhisselâmın nûru kondu ve o nûr, onun alnında parlamaya başladı. Bu nûr zerresi Hz. Havva’ya, ondan da Şît aleyhisselâma ve böylece, erkeklerden kadınlara ve kadınlardan erkeklere geçti. Hz. Muhammed’in nûru da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti. Melekler ne zaman Âdem’in yüzüne baksalar alnında Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görürler ve ona salevât okurlardı. Âdem vefat edeceğinde oğlu Şît aleyhisselâma “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhiss elâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve afif (İffetli, namuslu) hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et” dedi. Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asil ve en kibar kızlar ile evlendiler. Nûr, temi z alınlardan, temiz kadınlardan geçerek sahibine ulaştı.
Resûlullah’ın doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, ins anlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hâle gelmişti. O’nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır. O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için aydınlık bir devir açılmıştı. Bir hidayet meş’alesi olan Peygamberimiz’in (sav), gönderilişi, Yüce Allah’ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülükler ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Âl-i İmrân 164)
Sevgili Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O’nun mübarek ruhuna salât, selâm ve Kur’an okumak şüphesiz büyük milletimizin engin sevgi ve bağlılığının ifadesidir. O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. O, asırlara sığmayacak inkılâpları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Çocuklarını diri diri toprağa gömen babalar, O’na ve getirdiği prensiplere iman edince mükemmel hâle geldiler. İnsanlar O’nun tek emriyle alışkanlıklarını bıraktı. O, yirminci asır insanının yüz yılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adaleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir anda yerleştirdi. Habib-i Kibriya efendimize sevgi ve saygı duymak, onu önder ve örnek alıp bağlanmak, Müslümanların dinî ahlâkının bir gereğidir. O, emin bir iman abidesiydi; dediklerini kılı kırk yararcasına yaşıyor, tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve Hakk’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor, herkesten daha hassas davranıyor, her hâliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor; her zaman hüsn-ü akıbet peşinde koşuyor ve gözünü bir lâhza olsun hedeften ayırmıyordu.
Allahü teâlâ (cc) Peygamber Efendimiz’e (sav), iç ve dış yapısı itibariyle öyle bir genişlik bahşetmişti ki, fevkalâde mütavazı olmasının yanında olabildiğine büyüleyiciydi. Huzuruna giren en mağrur ruhlar bile Hz. Muhammed Mustafa’nın heybeti karşısında titrer, düşünce ve niyetlerinin hilâfına farklı bir hâl alırdı. Mağrur Kisra (Sasani hükümdarı) elçileri, o heybet abidesiyle karşılaştıklarında oldukları yerde kalmış ve ne diyeceklerini unutmuşlardı.
Mevlid Kandili gibi mübarek geceler için özel bir ibadet şekli bulunmamakla beraber, bu geceyi fırsat bilerek yaşantımızın bir muhasebesini yapalım, Kur’an-ı Kerim okuyup, kusurlarımızın bağışlanması için dua edelim, kaza namazı kılalım, Allahın yüceliğini tefekkür ederek, cennetini taleb edelim. Ülkemizin, bütün Müslümanların ve insanlığın sağlık ve selâmeti için niyazda bulunalım. Bu vesile ile İslâm âleminin Mevlid Kandilini tebrik ve tekrar kavuşmamızı temenni ediyorum.