Konya Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği Selçuklu Salı Sohbetlerinde bu hafta Prof. Dr. Sinan Gönen, Dede Korkut’tan Günümüze Türklerde Eğitim, edebiyat ve Şiir konusunu anlattı. “Türkülerle, bilmecelerle, ninnilerle şiir geleneğimizi sevdirmişiz” diyen Gönen, günümüzde hiç birinin değerlenmediğini ve gelenekten gelen ninni bulmakta zorlandıklarını söyledi.
Konya Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü Konevi derneği salonundaki konferansı açılış konuşmasında Mayıs ayı program akışıyla ilgili bilgi verdikten sonra “Şiir, kültürel zenginliğimizin önemli bir parçasıdır. Bugün tarihin akışı içerisinde şiirimizin hangi evrelerden geçtiğini hocamızdan dinleyeceğiz” dedi.
Daha sonra kürsüye gelen Prof. Dr. Sinan Gönen eski Türk şiirine dair bilgiler vererek başladığı konuşmasını “Somut olmayan kültürel miraslarımız arasında şiir, hikâye, roman, yani edebiyatımız da bulunuyor. İlk Türk şiiri tür adları olarak karşımıza koşug, kojan, koşma, takşut, takmak, Ir-yır, küg, şlok, padak, kavi, baş/başik gibi çıkıyor. Günümüzde bu türlerin devam eden şekli de koşma… Türk şiirinin milli vezni de hece veznidir. Şiire ahenk, renk katan unsurlar vardır; bunların başında ölçü ve kafiye geliyor. Şiire en fazla tat veren bunlar. Türk şiirinde ilk kfiye örnekleri de mısra başı kafiyeleridir. Kafşye sonra içe kayıyor ve biz buna müsamahat diyoruz. Daha sonra da mısra sonuna kayıyor” dedi.
Tespit edilebilen ilk Türk şairleri hakkında bilgiler de veren Gönen “Aprınçur Tigin, Kül Tarkan, Sıngku Seli Tutung, Ki-Ki, Pratyaya Şiri, Asıg Tutung, Kalım Keyşi, Çuçu ve Yusuf Has Hacib bilinen en eski Türk şairlerdir. Neticede göçebe bir kavimden bahsediyoruz ve yerleşik hayata geçilmesiyle yazılı miras geleceğe aktarılıyor. Fakat arada boşluklar var; biz edebi eserlerimizi takip etmekte zorluk çekiyoruz. Mesela Orhun abidelerini 730’lu yıllarda gibi tahlil ediyoruz fakat ondan sonraki dönem eserlerimiz Kutadgu Bilig, Dîvânu Lügati-t Türk 1070’li yıllara tekabül ediyor. O aradaki sözlü kültürü, yazıya geçmediği ya da günümüze ulaşmadığı için takip etmekte zorluk çekiyoruz. Kutadgu Bilig aruz ölçüsüyle yazılmış, 6 bin 645 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eser. Bakıyoruz, bizim milli veznimiz hece ölçüsü, ama Kutadgu’da aruz karşımıza çıkıyor. Aruzun kökenine baktığımızda, Arap edebiyatından Fars edebiyatında, oradan da Türk edebiyatına geçtiğini görüyoruz. Aynı durum türler içinde geçerli. Mesnevi’nin de Fars edebiyatından bizim edebiyatımıza geçtiğini söyleyebiliriz” diye konuştu.
Aynı dönemin eserlerinden olan Dîvânu Lügâti-t Türk de de şiir örnekleri olduğunu kaydeden Gönen “Beyitler, dörtlükler, ağıt örneklerini görebiliyoruz. Eserin Araplara Türkçe öğretmek için yazıldığını söyleyenleri görüyoruz ama ben o dönemde neden Araplara Türkçe öğretilmek istemiş olabileceği sorusunun cevabını bulmuş değilim. Zihnimde olan cevabı; Türklerin İslâmiyeti kabul ettiği ilk döneme denk geldiğine göre, Türklerin İslâm’ı daha iyi anlaması için yazılmış olsa gerek. Araplar da Türkçeyi öğrensin ki dini daha özgün bir şekilde aktarabilsin, şeklinde düşünülmüş olabilir. Dîvânu Lügati-t Türk müstakil bir şiir kitabı da değil; yemek tariflerinden tutun da çocuk oyunlarına varıncaya kadar, o dönem yaşantısının tamamını bulabiliriz” dedi.
Türk edebiyatına has olanın hece ve yarım kafiye, nazım biriminin de beyit değil dörtlük olduğuna vurgu yapan Gönen “Fuat Köprülü (Türk edebiyatını terazinin bir kefesine, diğerine de Dede Korkut’u koysanız, Dede Korkut daha ağır basar) diye, anlam derinliği olan bir ifade kullanmış. Dede Korkut 11.asır da tamamen şiir olarak ortaya çıkıyor ama beş yüz yıl sonra yazıya geçirilirken şiirin yarısı kaybolup nesre dönüşmüş. Dede Korkut’ta şiirin ve şairin izini sürmek mümkün” diyerek devam etti.
Dede Korkut’un üç nüshasından birinin Almanya’nın Dresten şehrinde, diğerinin ise Vatikan kütüphanesinde bulunduğuna işaret eden Gönen “Sonrada bir de Türkmen Sahra nüshası bulundu ama bu kadar önem atfedilen bir eseri biz koruyamamışız. 11.yüzyılda şiir olarak orta konulan bu eser 15. Yüzyılda yarı şiir yarı nesre dönüşmüş. Günümüze doğru geldiğimizde ise tamamen nesre dönüşmüş. Ortaya şöyle bir gerçeklik çıkıyor; bizde sözlü kültür çok kuvvetli ama batıya geldikçe sözlü kültürün, özellikle şiirin zayıfladığını görürüz. Günümüzde destan türü yaşamıyor ama Hazar denizinin doğu tarafına gidince birçok destanın yaşadığını görürsünüz de batıya doğru geldiğini vakit şiirin zayıfladığını görürsünüz. Aynı durum âşık edebiyatı için de geçerli, âşıkların çoğunlukla çıktığı bölge, karsa, Ağrı, Iğdır, Erzurum, Adana, sonra Çukurova ve İç Anadolu olarak görülür. Âşıklığın Anavatanı Doğu Anadolu’dur” diye konuştu.
Şiirin anonim halk şiiri, âşık şiiri, tasavvufi Türk halk şiiri (tekke şiiri), divan şiiri (klasik şiir) ve modern Türk şiiri olarak tasnif edildiğini söyleyen Gönen tür ve şekillere dair örnekler verdikten sonra “Kendi alanım olan Halk biliminde bizim kültürümüze dair ilk çalışmayı yabancılar yapmış. Bizim alanımızı kendi amaçları doğrultusunda kullanmışlar. Mesela Amerikan diye bir millet olmadığı için, bir tarihleri, kültürleri olmadığı için oturup fabrikasyon folklor oluşturuyorlar. Hatta çok meşhur da bir kahraman ortaya çıkarıyorlar. Halk bilimini de ilgilendikleri milletleri araştırmak için kullanıyorlar. İmparatorluklar yok edilirken de halk bilimi onların işine yarıyor. Benzer durumu Rusların da yaptığını görürüz. Kiril alfabesini her Türk toplumuna ayrı biçimde dayatmıştır. Rus Türkolog sadece Anadolu ile ilgili 11 cilt kitap yazmış ve Nasreddin Hoca ile ilgilide 136 fırka almış. Ne yapacaktı Nasreddin hocayı da kitabına bu kadar geniş olarak aldı? Yabancılar Türk halk kültürü ile bu kadar yakından ilgilenirken bizde kültürümüzün en önemli unsurları değerlenmiyor. Günümüzde gelenekten gelen ninnileri bulmak ta zorlanıyoruz ” dedi.
Program sonunda Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü günün hatırası olarak Prof. Dr. Sinan Gönen’e kitap takdim etti.