Gözümüzün önünde ne çok perde var.
Farkında olmayıp açmak için hamle yapmadığımız; ziyaya, erişmek istediğimiz bilgiye, daha ileriki safhalarda belki hakikati bulmak için koşup bir kenara çekmediğimiz nice kat kat perde. Aç aç bitmiyor.
Olanla, mevcutla, gözümüze sokulanla, cevher değil parıltılı camlarla yetiniyoruz.
***
Yıpranmış saydığım perdeleri, günlük odanın penceresine taktım. Oda birden aydınlandı, meğer desenli olanı gün ışığını kesiyormuş.
Penceredeki “yeni” gözümüze pek hoş gözüktü, daha önceki güncellemelerde(!) de aynı hisse kapılmıştık. Hâlbuki salonda artık ziyadesiyle sönük, eprimiş geliyordu.
Fazla beğenmediğimiz “eski”, farklı odanın camında “vitrininde” kendini gösterince güneşin, yönün, gizli eşref saatlerin de yardımıyla zevkleri değiştirmişti.
Duygular ve seçimler yeni tercihlerle, öncekilerden ayrılıyordu.
Perde, pencereyi “açtı” dedik; fakat pencereleri de açabilir(!) miydi?
Açık pencereler ayrı meseleydi. Neye kime açıldığı, buyur edildiği mühimdi, davetsiz misafirler, sürpriz karşılaşmalar pekâlâ mümkündü. İstenmeyen sonuçlar çıkabilirdi.
Gördüklerimizi değerlendirme ayrı konu; çünkü bakış açısına, kapsama alanına, maddî-manevî mesafeye ve başka şartlara göre değişirdi herhalde.
Canımızın çektiğini de aslında bir hayal, sis perdesiyle gördüğümüzü bildiğimizi sanabilirdik.
***
Güneş gelmesin, eşya harap olmasın diye kalın perdelerle kapatıyorduk pencereleri. Kem gözlerden koruyordu perde.
Gözler neşeyle şakır şakır görürken, algı perdeli olabiliyordu.
Dünya kat kat perdeydi de; sırf kendi nazarımıza, gözlük ve ölçüm âletlerimize, pusulalarımıza kesinkes güvenebilir miydik?
Bazen perdelerin desenlerine renk ve albenisine takılırdık.
Reklamların, egemenliğin, gözümüzü kamaştıran, bakışı körleştiren gücüne kapılır; gösterilene gösteriye tâbi kalırdık. Verili olana kapılırdık.
Acaba, kalbin inşası mı kısmen gözü açardı.
***
Pencere camları ne derece kirliydi; belki kat kattı, ışığı katletmişti.
Camsil’lere itimat edebilir miydik? Sinekler, (görünmez) pislikler, toz… Herhalde adamakıllı temizlenmeliydi.
Bazen arı duru olduğunu zannetsek bile; dışarının örttüğü, perdelediği tabaka tabaka necaset, gölgeler, sahte ışıklar (g)el edip dururdu.
Tabiat da perde miydi, eşyanın aslı neydi.
Odalar, hücreler yangın yeriyse; perdelere tutunarak, sökerek ekleyerek inişler çıkışlar imkân dâhilinde miydi?
Pencere sağlam mıydı, dışında düşme tehlikesi mi bulunurdu.
Gökyüzü pencerelerine, semavi göksel ışıklara gözümüzü dikmeliydik belki de.
Oysa zamane, modern pencerelerimizde gözümüzü gönlümüzü alan, kimler neler oynaşırdı.