Sığ sularda boğuluyorum. Göller bana göre değil örneğin. Bir keresinde bir gölün içine dalmaya çalışmış ve hatta dalmıştım da. O sırada olanları; bunu anlatayım bu yazıda şimdi.
Geceydi. Ay'ın, Güneş'ten emaneten aldığı ışığı, tüm gücüyle ve varlığıyla yansıtmaya çalıştığı dolunaylı bir gece... Karanlığı büsbütün bastırmaya elbette yetmeyen bu ışığa, sayısız uzak yıldızın da elinden geldiğince yardım ettiği gökyüzündeki bu karanlık ve aydınlık savaşının pekala karanlık tarafından galebe çalındığı, serin bir Haziran akşamıydı. Ve bu anlatılanlarda hem çok gerçekçi hem de oldukça mantıksız ve absürt şeylere rastlayacaksınız, baştan söyleyeyim. Uyarmadığımı söylemeyin sonra.
Kurbağaların vıraklama sesinden başka bir sesin duyulmadığı, gölün yüzeyindeki rüzgarın ve akşamın ışık kırılmalarının ve küçük yansımalarının duyumsandığı o sırada, tüm o sakinliğe tezat bir şekilde bir patlama hissettim içimde o gece. Aniden. Yatağımdan fırlayıp gölün kenarına gittim. İtici, cesaretlendirici, gözlerimi karartan bir adrenalin patlamasıydı bu, niyeyse. Bayram değil, seyran değilken, öyle durduk yere... Gölün içine dalmamı emreden bir buyruktu bu. Karşısında mantığımın ve irademin diz çöktüğü o itkiyi alt etmek için savaşmaktansa, itaat etmek daha kolay geldi. Gölün içine dalıverdim ben de o dolunaylı haziran akşamında...
O sığ suyun altı, sanki lambalarla donatılmış gibi apaydınlıktı. Başta bahsettiğim, o mantıksız ve absürt unsurlardan birisi de buydu, şüphesiz. Ayan beyan gözlerimin önündeydi ne var ne yoksa. Ne mi vardı? Ölmüş olan ümitlerin cesetlerine kucak açmış olan, dibi ceset dolu bir mezardı bu göl, meğerse. Ki hiçbir kütle, şimdi ölmüş olan ama zamanının kanlı canlı ve neşeli bir ümidinin cesedinden daha ağır olamazdı. İçerinin ışığı ise, onlardan yadigar bir mirastı ancak. Zaten miras olarak ışık ve aydınlık beklenirdi onlardan da.
Yüzlerine baktığımda çoğunu hala seçip tanıdığım ama bir kısmı da çok eski olduğu için artık tanınmaz hale gelmiş cesetlerdi bunlar. Ne çoklardı... Şahsıma özel olduğunu bildiğim bu gölden, elbette başkalarının da vardı. Herkes kendi gölünün içine dalıp oradakilerle yüzleşir miydi bilmiyorum ama o göllerin dibi de benimki kadar kalabalıktı belki. Zira miktarlarının 'çok' olduğunu düşündüğüm bu cesetlerin sayıları, ancak bir kıyaslama sonucunda değerlendirilebilirdi aslında. Kim bilir, başka bir göldekiyle karşılaştırılsa, benimkiler azdı bile aslında. Fakat elimde hiçbir kıyas unsuru olmamasına rağmen 'çok' görünmüştü gözüme yine de benimkiler. Neyse...
Cesetlerin içinden birini, sadece bir tanesini suyun yüzeyine taşıyabileceğim yönünde, kendimde bir izin ve yetki hissettim o sırada. Fakat hızlı olmam gerekecekti. Yok, zaten ölmüş olan bir şeyin daha fazla öleceğinden değildi, verilen bu kısa süre. Benim ne kadar hızlı karar vereceğim ölçülmek istenmişti. Acelenin getireceği bir hızın değil, kendinden ve seçiminden ne kadar emin olduğu değerlendirilen birisiydim yani o sırada. Bildim.
"Hiç tereddüt eder miydim? O en eski ve en ölü olan cesedi taşıyacaktım yüzeye." Böyle diyeceğimi sandınız, değil mi? Yok. Sağ gösterip sol vurmak gibi olmasın ama ben aslında en taze ölüyü kollarımın arasına alıp, yukarıya taşıdım. Zira onu da boğan, bu sığ suydu; suyun bu sığlığıydı aslında. Gölün içindeki ışığın albenisine kapılıp dalmış ve derinlere ait olan varlığına yaşam imkanı tanıyan hiçbir olasılıkla karşılaşmadığı için boğulmuştu. Bana benzerdi, bu yönüyle...
Ben ve onun cesedi, birlikte kıyıya çıktığımızda aramızda tek bir şey eksikti o sırada: onun canı. Onu geri getirerek bedeninin içine sokup bu taze ölüyü canlandırmak, elbette ki benim hünerimi ve yetkimi aşan şeylerdendi. Zira bir faninin başka bir faniye hayat vermesi, hem doğanın hem de göklerin kanunlarına tersti. Ve ben de o canın, bedenin, kanunların ve göklerin rabbine dua ettim o gece. Onun canlanması için. Gözyaşlarımın birer ab-ı hayat iksirine dönüşüp onun dudaklarından geçerek yutağına varması için.