Van’da meydana gelen deprem sonrası sergilenen birlik ve beraber ruhu, dünyada az rastlanan, ancak Milletimize has bir özelliktir. Milletimizin inanç ve kültür bağı o kadar güçlü ki, düşmanlarımız bile gıpta ile baktılar.
Yazılı ve görüntülü medyamızın bunu öne çıkarması önemli ama, en az bunun kadar önemli olan, inşaatların kalitesini ve denetimini son üç gündür tartışmaya başladık. Müteahhitlerin binaları yaparken yaptıkları hırsızlığın karşılığını, insanımız canı ile ödüyor. Yani deprem değil, binalar öldürüyor. Hem de yeni yapılan binalar. Müteahhitlerin demirden, betondan çalarak binanın maliyetini sadece % 5 daha ucuza getireceğim diye yaptığı evlerden, sağ insan çıkamıyor. Erciş ve Van’daki yeni binaların, birer yığma bina olduğuna şahit oluyoruz. Yürekleri yakan bir başka olumsuzluk da, binanın altında galericilik yapan bir işletmenin, bir iki araba daha fazla koyabilmek için, binanın kolonlarını kesmesi ve bu binanın da çökmesi oldu. Bu nasıl anlayış? Buna izin veren mahalli ve yerel yönetim anlayışını çok ciddi olarak sorgulamamız gerekiyor.
2001 yılında 19 pilot il ile yürürlüğe giren, “Yapı Denetim Yasası” ancak bu yılbaşında tüm Türkiye’ye yayıldı. Van da depreme, yapı denetiminden nasibini alamadan yakalandı.
19 il denetimiyle yürürlüğe giren yasanın ancak çıktıktan 10 yıl sonra tüm illeri kapsadığını belirten Anadolu Yapı Denetim Yöneticisi ve İnşaat Mühendisi Murat AKYÜREK, “Müteahhit istediği yapı denetim firmasıyla anlaşıp, işini yaptırabiliyor. Suiistimale çok açık” diyor. Bireysel başvuruyla da binanın denetimi yapılabiliyor. İnşaat Mühendislerine göre; yapı denetim firmaları binadan beton kesikleri alarak maliyeti 7-20 bin lira arasında olan dayanıklılık testleri yaptırmak mümkün.
Geçmişte inşaatlarda kullandığı kötü malzeme itirafıyla tepki toplayan Ali Ağaoğlu, 20-30 yıl önce yapılan tüm inşaatların, bu şekilde tehlikeli olduğunu ve lüks semtler dahil büyükşehirlerde yaygın olarak kullanıldığını belirtti. Ağaoğlu ilave olarak, “ama maliyete bakarsak bugün de en fazla yüzde 5 fark eder” beyanatında bulundu.
İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER) Başkanı Nazmi Durbakayım ise Van’dan yola çıkarak, aslında büyükşehirlerde bile nüfusun yarısının neredeyse muhtemel mezarlarda yaşadığı gerçeğine dikkat çekti. Türkiye’de inşaatın çok basite alındığının altını çizen Durbakayım, “Artık önüne gelen bina yapıyor. Az miktarda demirden, toprak gibi betondan facia inşaatlar görüyoruz. Bunların zaten ayakta kalması mucize” dedi.
İnşaat sektöründe faaliyet yürüten kurumsallaşmış dernek, oda ve birliklerin ortak görüşü, depremde yaşanan facianın nedeni “kalitesizlik ve denetimsizlik."
İNDER’in yaptığı tespitlere göre; Türkiye’nin bina karnesi çok zayıf: Türkiye’de 18 milyonu aşan yapı stokunun % 67’si kaçak. Ülkemizdeki 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde.
Yine İNDER’in verdiği bilgilere göre, Türkiye’de binaların denetlenmesi şu şekilde yapılıyor:
*İnşaatın projelendirme aşamasında müteahhit, bir yapı denetim firmasıyla anlaşıyor.
* Denetim mühendisleri projeyi denetliyor.
* Zemin etüdü yapılıyor.
* Beton kalitesi, inşaatın temeli ve demir oranı bilgisayar ile inceleniyor.
* Kullanılacak demir ve betondan numune alınıp, laboratuvarlarda inceleme yapılıyor. Bu işlem 7-28 gün sürüyor.
* Ardından malzemeler kırılıp, dayanıklılığı ölçülüyor.
* Tüm malzemelerin TSE standartlarında olması gerekiyor.
* En son “bina 7 ve üstü büyüklükteki depreme dayanıklıdır’ onayı veriliyor.
Bu denetimlerden sonra yapılan binaların, 7 ve üstü büyüklükteki depreme dayanıklı olması gerekir. Yaşadığımız depremler de gösteriyor ki bu denetimler sadece kağıt üzerinde.
Araştırmalar da gösteriyor ki; neredeyse nüfusumuzun yarısı muhtemel mezarlıklarda yaşıyor. Türkiye’de inşaat çok basite alınıyor. Önüne gelen bina yapıyor. Az miktarda demirden, toprak gibi betondan yaptığımız inşaatların ayakta kalması zaten mucize! Bu kadar yetişmiş insan gücümüzle, devlet tecrübemizle, neden gerekeni yapamıyor ya da yapmıyoruz? Nüfusumuzun yarısının mezarlıklarda yaşadığını bile bile bu inşaatlara göz yumuyoruz? Bugünlerde yazılı ve görüntülü medyanın, bu konuda bir kampanya başlatması çok şeyleri değiştirecektir.
Yazılı ve görüntülü medyamızın bunu öne çıkarması önemli ama, en az bunun kadar önemli olan, inşaatların kalitesini ve denetimini son üç gündür tartışmaya başladık. Müteahhitlerin binaları yaparken yaptıkları hırsızlığın karşılığını, insanımız canı ile ödüyor. Yani deprem değil, binalar öldürüyor. Hem de yeni yapılan binalar. Müteahhitlerin demirden, betondan çalarak binanın maliyetini sadece % 5 daha ucuza getireceğim diye yaptığı evlerden, sağ insan çıkamıyor. Erciş ve Van’daki yeni binaların, birer yığma bina olduğuna şahit oluyoruz. Yürekleri yakan bir başka olumsuzluk da, binanın altında galericilik yapan bir işletmenin, bir iki araba daha fazla koyabilmek için, binanın kolonlarını kesmesi ve bu binanın da çökmesi oldu. Bu nasıl anlayış? Buna izin veren mahalli ve yerel yönetim anlayışını çok ciddi olarak sorgulamamız gerekiyor.
2001 yılında 19 pilot il ile yürürlüğe giren, “Yapı Denetim Yasası” ancak bu yılbaşında tüm Türkiye’ye yayıldı. Van da depreme, yapı denetiminden nasibini alamadan yakalandı.
19 il denetimiyle yürürlüğe giren yasanın ancak çıktıktan 10 yıl sonra tüm illeri kapsadığını belirten Anadolu Yapı Denetim Yöneticisi ve İnşaat Mühendisi Murat AKYÜREK, “Müteahhit istediği yapı denetim firmasıyla anlaşıp, işini yaptırabiliyor. Suiistimale çok açık” diyor. Bireysel başvuruyla da binanın denetimi yapılabiliyor. İnşaat Mühendislerine göre; yapı denetim firmaları binadan beton kesikleri alarak maliyeti 7-20 bin lira arasında olan dayanıklılık testleri yaptırmak mümkün.
Geçmişte inşaatlarda kullandığı kötü malzeme itirafıyla tepki toplayan Ali Ağaoğlu, 20-30 yıl önce yapılan tüm inşaatların, bu şekilde tehlikeli olduğunu ve lüks semtler dahil büyükşehirlerde yaygın olarak kullanıldığını belirtti. Ağaoğlu ilave olarak, “ama maliyete bakarsak bugün de en fazla yüzde 5 fark eder” beyanatında bulundu.
İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER) Başkanı Nazmi Durbakayım ise Van’dan yola çıkarak, aslında büyükşehirlerde bile nüfusun yarısının neredeyse muhtemel mezarlarda yaşadığı gerçeğine dikkat çekti. Türkiye’de inşaatın çok basite alındığının altını çizen Durbakayım, “Artık önüne gelen bina yapıyor. Az miktarda demirden, toprak gibi betondan facia inşaatlar görüyoruz. Bunların zaten ayakta kalması mucize” dedi.
İnşaat sektöründe faaliyet yürüten kurumsallaşmış dernek, oda ve birliklerin ortak görüşü, depremde yaşanan facianın nedeni “kalitesizlik ve denetimsizlik."
İNDER’in yaptığı tespitlere göre; Türkiye’nin bina karnesi çok zayıf: Türkiye’de 18 milyonu aşan yapı stokunun % 67’si kaçak. Ülkemizdeki 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde.
Yine İNDER’in verdiği bilgilere göre, Türkiye’de binaların denetlenmesi şu şekilde yapılıyor:
*İnşaatın projelendirme aşamasında müteahhit, bir yapı denetim firmasıyla anlaşıyor.
* Denetim mühendisleri projeyi denetliyor.
* Zemin etüdü yapılıyor.
* Beton kalitesi, inşaatın temeli ve demir oranı bilgisayar ile inceleniyor.
* Kullanılacak demir ve betondan numune alınıp, laboratuvarlarda inceleme yapılıyor. Bu işlem 7-28 gün sürüyor.
* Ardından malzemeler kırılıp, dayanıklılığı ölçülüyor.
* Tüm malzemelerin TSE standartlarında olması gerekiyor.
* En son “bina 7 ve üstü büyüklükteki depreme dayanıklıdır’ onayı veriliyor.
Bu denetimlerden sonra yapılan binaların, 7 ve üstü büyüklükteki depreme dayanıklı olması gerekir. Yaşadığımız depremler de gösteriyor ki bu denetimler sadece kağıt üzerinde.
Araştırmalar da gösteriyor ki; neredeyse nüfusumuzun yarısı muhtemel mezarlıklarda yaşıyor. Türkiye’de inşaat çok basite alınıyor. Önüne gelen bina yapıyor. Az miktarda demirden, toprak gibi betondan yaptığımız inşaatların ayakta kalması zaten mucize! Bu kadar yetişmiş insan gücümüzle, devlet tecrübemizle, neden gerekeni yapamıyor ya da yapmıyoruz? Nüfusumuzun yarısının mezarlıklarda yaşadığını bile bile bu inşaatlara göz yumuyoruz? Bugünlerde yazılı ve görüntülü medyanın, bu konuda bir kampanya başlatması çok şeyleri değiştirecektir.