Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okullarda yaşanan saldırı olaylarından bir buçuk ay önce İstanbul’da, Konyalı Biyoloji Öğretmeni Fatma Nur Çelik, eski öğrencisi tarafından bıçaklanarak katledilmişti. O çocuk polise verdiği ifadesinde “Şeytan emretti ben yaptım” diyor. Şanlıurfa/Siverek’teki okula pompalı tüfekle girerek ateş açan 19 yaşındaki Ömer Ket ise, okulun sosyal medya sayfasında yer alan mesajında; “Hazır olun. Bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak. Hazır olun kunduzlar” şeklinde, yapacağı silahlı eylemi haber vermiş. Kahramanmaraş’ta okuduğu eski okuluna 5 silah ve 7 şarjörle gelen 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli ise, uzun namlulu silahlara dokuz masum insanı katletti. Türkiye, Mevlid-i Nebi Haftası’nda ard arda gelen bu vahim olaylar karşısında büyük bir şokta!
TİTREYİP KENDİMİZE GELECEĞİZ
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta Türkiye büyüklüğünde bir sinema salonunda bize, âdeta bir "Terminatör" filminden fragmanlar izlettirildi. Suça sürüklenmiş ve "Terminatör" hâline getirilmiş gençlere kızmıyor ve onları suçlamıyorum. Onları takip etmeyen ve çocuklarına sevgi, iman, vicdan, merhamet ve acıma duygusu gibi değerleri aşılamayan aileleri, ilk suçlu olarak addediyorum. Türkiye'deki sosyal çürüme ile toplumsal çürümeyi görmeyen yönetici ve idareciler ile ellerini taşın altına koymayan kurumsal yapıların sorumsuz, vurdumduymaz hâlleri, insanımızı çaresizliğe sevk ediyor. Hatta isyana bile. Ya silkinip kendimize geleceğiz ya da sistem ile düzenin oyuncağı olmaya devam edeceğiz! Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki olaylardan müteessir olmamak, bu kötü gidişat ile menfur manzaralar karşısında endişe duymamak ve kahrolmamak elde değil. Titreyip kendimize dönmeliyiz. Ölenlere rahmet, kalanlara sağlık ve acil şifa diliyorum.
İLK MEKTEP AİLEYE ÖNEM VERİLMELİ
Bu tür saldırıları ABD’de görmeye alışık olduğumuz için ilk defa kendi ülkemizde yaşıyor olmamız, eğitim camiası ile insanımızda korkuya, endişeye yol açtı. Haklı olarak “Neler oluyor?” sorusunu sormaya ve ilgili mercilerden cevaplar aramaya başladı. Biz gazeteciler, bu olaylar karşısında “5N1K” formülüne başvururuz. Bu çocuklar analarından “suç makinesi” olarak doğmuyorlar. İlk mektep olan aileden nasıl bir terbiye alırsa, karakter ve şahsiyetini de aldığı o değerler silsilesi belirliyor. Yetişkinler tarafından terk edilmiş bir neslin kurbanları olan bu çocuklar, uzaydan ışınlanmış falan değiller. Acı bir gerçeği ifade etmek gerekirse; okullar artık birer eğitim kurumu değil, sadece imtihan ve test fabrikası durumuna geldi.
GENÇLERİ ŞİDDETE VE SUÇA KİMLER İTİYOR?
Soru şu: Bu çocuklar neden şiddete yöneliyor? Bu gençleri suça kimler sürüklüyor?
Bu soruların cevabını bulmak açısından okurları 1950-60’lı yıllara kadar götürmek gerekiyor.
Türkiye’de 1968’lerde evlerimize siyah-beyaz olarak giren televizyon, 1980’lerde evlerin başköşesine konularak vazgeçilmezi hâline geldi. Renkli ekranlar ve özel televizyon kanallarının çoğalmasıyla toplum hayatında büyük değişiklikler yaptı. 1950’lerde bilgisayarların gelişmesiyle başlayan internet, ilk Amerika’da gençlere yönelik tv’den daha müthiş bir buluştu.1985’te küresel ölçekte kullanılarak “Dünya Çapında Ağa” kavuşturuldu. Türkiye’de internet çalışmaları ise, büyük bir tesadüf olarak 1980 İhtilâliyle paralel başlatıldı. Özal’la birlikte küresel ekonomik sisteme (neoliberal) entegre edilen ülkemizde ilk internet bağlantısı, ABD üzerinden 1993’te gerçekleştirildi. Sonra sesli ve görüntülü sosyal medya platformları oluşturuldu. Televizyon ve bilgisayar ekranlarına akıllı telefon ekranları ile diğerleri katıldı.
GENÇLER OYUNDA OYNAŞTA…
21. Yüzyıl Dijital Dünyası toplumu olarak hayatımız, tv. bilgisayar, akıllı cihazlar ve internet üzerinden sosyal medya kanalları ile sosyolojik ve psikolojik olarak acayip değişmeye başladı. Bu değişim daha çok genç kuşaklar üzerinde etkili oldu. İnternetle birlikte yaşadığımız dünya “küçük bir köye” dönüştü. Dünyamız zaten Samanyolu galaksisinde bir toplu iğne başı kadardı!
Dijital dünya, sosyal medya ve bilgisayar oyunlarının çocuklar üzerinde etkisine, dünya genelindeki çalışmalara baktığımızda; okullara saldıran gençlerin yüzde 80’inin, bilgisayarlarda şiddet oyunları ve “askerî nişancılık oyunu” oynadıkları ortaya çıkıyor. Televizyon kanallarında Müslüman Türk aile yapısını yerden yere vuran sabah programları ile şiddet, korku ve kan kokan mafya (çete) dizileri ile sinema filmleri gençleri hem şiddete hem de suça sürüklüyor. Tv. dizilerine baktığımızda herkesin elinde bir silah “racon” kesiyor. Sosyal medya ailenin, akrabaların, arkadaşların, mahallenin, okulun, öğretmenlerin –kişilerin sosyalleşmesi açısından- önüne geçti. Normal hayatta başarılı olamayan çocuklar ağırlıklı olarak sosyal medyanın ve bilgisayar ile internet oyunların içine kapanıyor. Bu çocuklar sürekli öldürüyorlar ve diğerkâm (empati) yoksunu oluyorlar. Gerçek hayat ile gerçek sosyal ortamlardan kopuyorlar. Okulda da başarısız oldukları için atılıyorlar. Böyle çocuklar faturayı müdüre, öğretmene ve arkadaşlarına kesiyor. Sonra “adaleti ben sağlayacağım” diyerek “yalnız kurt” şeklinde ortaya çıkarak masum insanların hayatlarına acımadan son veriyorlar.
TBMM NE GÜNE DURUYOR
Peki biz “suça sürüklenmiş çocuklar” üzerinden bir istihbarat operasyonuyla karşı karşıya mıyız? Saldırgan çocuklar neden iz bırakıyorlar? Türkiye sosyal medyasında hangi ülkenin istihbarat örgütleri faaliyet yapıyor? Stratejist Abdullah Çiftçi, “Bu tür saldırılarda terör örgütleri vardır. Bundan böyle yerlerini istihbaratlar dolduracak. Bunlar her çocuğu sosyal medya üzerinden dijital askere dönüştürebilirler. Bu ciddi bir risk ve hafife alınmaması gerekir” diyor.
Bu vahim olaylar ve kötü gelişmeler üzerine TBMM’de bir araştırma komisyonu kurulacak. Çözüm noktasında bu komisyon inşallah bir uyuşturucu komisyonu da kurar. Bu katliam gibi olayların aile içi şiddet boyutu, diziler boyutu, uyuşturucu boyutunu da ele alarak uzmanlar eşliğinde bir rapor hazırlarlar.
KONTROL MEKANİZMASI ŞART
“Milli Eğitim Bakanlığı niye var? Çocukları eğitsin diye. O zaman MEB’nın bütçesinin yarısı dijital dünyaya, sanal dünyaya ayrılması lâzım. Toplumun kontrol edilmesi lazım. Sosyal medyayı kontrol edemeyen neslini kontrol edemez.”
Gelin burada Necip Fâzıl Kısakürek’e kulak verelim:
"Aman efendim, aman!
Galiba Âhir Zaman!
Manzarası yurdumun.
Tufan gününden yaman!
Türk evi delik deşik;
Yıkık dökük hânuman.
Anne çocuk doğurur,
Köpek soyundan azman."